30 Aralık 2009 Çarşamba

HOŞGELDİN YENİ YIL


















Ne güzeldir ne heyecanlıdır yeni bir yılın geldiğini bilmek.

Ne güzeldir yeni yılla birlikte yeni hayallere, yeni hayatlara yelken açmak istemek.

Ne güzeldir hayatın acımasızlığına karşı tutulan dileklerin, edilen duaların gerçekleşmesini beklemek.

Ne güzeldir kısa bir süre de olsa bütün olumsuzluklara kendimizi kapatıp olumlu düşüncelerle istediğimiz güzellikleri kendimize ve hayatımıza çağırmak.


Kısa bir süre bu çağrıyı yaparız. Yeni yılın ilk gününü görene kadardır sanki hayal kurmak ve olumlu düşünüp isteklerde bulunmak.
Ondan sonra umut sona erer ve yine hayatın ne kadar anlamsız, verimsiz, yorucu ve sıkıcı olduğunu düşünmeye başlarız. Böyle olumsuz düşündüğümüz için hayat da bize olumsuzluktan başka hiçbir şey s u n a m a z. Bu böyledir ne yazık ki.

Hayata ne verirsek hayat da bize onu verir.

Anlamsız, verimsiz, yorucu ve sıkıcı olan hayat değildir aslında. Böyle düşüne düşüne zihnimizde kök salmasına izin verdiğimiz ve bir türlü söküp atamadığımız basmakalıp düşüncelerimizdir.

Zihnimizdeki ve dilimizdeki olumsuzluk listesi uzadıkça yaşadığımız olumsuzlukların da listesi uzar.
Ne kadar ekmek o kadar köfte , ne kadar olumsuz düşünce o kadar olumsuz yaşanmışlık yaratır.

Doğuştan hakkımız olan bolluğu ve bereketi, içimizdeki bolluk ve bereket yoksunu düşüncelerimiz yüzünden hayatımıza çekmeyi beceremeyiz.
Yeni yılda bolluk ve bereket istiyorsak önce zihnimize bolluk ve bereket ekmeliyiz.
Kendimizi yenilemedikçe yıllar art arda yenilenmiş ne çare.

Sözün özü;

Kendini yenilediysen gelen yeni bir yıldır. Yeniliklerle dolu gelir. Sevinip coşabilirsin.

Yenilemediysen eskinin bir başka yüzü olacaktır gelen. Hiç boş yere sevinme.

Sen değişirsen ancak yaşamın değişir.

Sen yenilenirsen yıllar, aylar, günler, anlar yenilenir.

Yeni yıl sana ancak ve ancak senin içinde olan kadarını getirebilir.

İçini ferah tut. İçini temiz tut. İçini yenile.

Şimdi şöyle bir bak kendine.

Bugün dünden farklı ne yaptın, kendine yeni ne kattın?

Yeni yılın gelip sana yeni bir şeyler katmasını bekliyorsun değil mi?

Sen kendine yeni bir şeyler katmak için kılını kıpırdatmazken, yeni yıldan bunu yapmasını istemeye yüzün var mı?

Eski yıl bitti. Vakit tamam.
Yeni yıl geldi ama hala eski tas eski hamam.
Olsun istemiyorsan kaldır kendini de yenilen be anam.

Şakayla karışık, kendinizle barışık güzel bir yıl diliyorum.

Hoşgeçtin eski yıl.. Hoşgeldin yeni yıl..

Sevgilerimle…

ruh ikizi


















şarap ve sen
ruh ikizi
şarap gül rengi
sen gül kokulu
dudağımdan akıyorsunuz
kızıl kor bir alev gibi
içimi yaka yaka
buruk ve sinsice
o kanımı
sen tenimi
fethediyorsunuz ustaca
yıllar
nasılda değer katıyor
değerinize
yıllanmış
bir şişe şarap
demlenmiş
bir yürek dolusu aşk
kulağımda müzik

'haydi vur kendini şaraba
şaraba ve aşka vur'...



...

sihirli lamba ve cin


















sihirli bir lambasın sen
kendini sevmeyi başarabilirsen
ruhun özgürleşir bedeninden

sihirli bir lambasın sen
üç değil
beş değil
dileyebildiğince
dile kendinden ne dilersen

lamba da sen
cin de sen


''kendini sevmeyi başarabilirsen''



...

29 Aralık 2009 Salı

Sek Sek


















Geçmiş zaman;
Okuldan aşırılmış tebeşirle
Ya da kırık bir kiremit parçasıyla
Kendi dünyamızın merkezinde
Döne döne çizdiğimiz daireler...

Çocukluk acılarımızın kaydırdığı ellerimizle
Dairelerin üzerine denk getirmeye çalıştığımız
Açısı kaymış kareler
İçlerinde sayılar...

Taşı üzerinden sektirdiğimiz her çizgide
Küçücük bedenlerimizde kuşlar gibi cıvıldaşan
Kocaman yürekler…

Şimdi;
Kocaman bedenlerimizde
Yıllardır saklı yaşayan
Küçücük kızlar
Yüreğimize çizik atan taş kalplileri
Ustaca sektiriyorlar o çizgilerden…

Zamanı bile
Atlaya zıplaya
Sektireceklermiş
Yüzümüzdeki çizgilerden…



...

28 Aralık 2009 Pazartesi

ÖLMEK YASAK


















ÖLMEK YASAK
Olur mu gecemi yeşile çalmak
Yıldız çivilemek parmak uçlarıma
Ölüm kadar çabuksa eğer yaşamak
Hiç doğmamayı isterdim ama
Bir kere doğmuşum ölmek yasak

ATİLLA İLHAN

Bugün Benim Doğum Günüm
Bugün yani 28 Aralık benim doğduğum gün.
Bugünde doğmuş olmaktan, soğuk bir kış günü sıcacık yaşamın kucağına, sıcacık yürekli annemin ve babamın ocağına düşmekten sevinç duyduğum gün.
Ölmek yasak dese de Atilla İlhan, zamanı geldiğinde öldüğüm gün olmasını istediğim gün.
Bugün benim doğum günüm.
Başladığı gibi bitmiyor mu hayat?
Üzerimize tenimizin çıplaklığını giyip geldiğimiz yaşamı yine aynı çıplaklıkla terk etmiyor muyuz?
Doğum günü dileği olarak; bir 28 Aralık günü giyip geldiğim elbisemi yine bir 28 Aralık günü çıkarıp gitmeyi diliyorum bugün.
Vademi doldurup vedamı edeceğim o 28 Aralık gününe kadar bana bağışlanan yaşamın hakkını vermek boynumun borcudur bağışlayana.
Bu yüzden borçlu kalmadan gitmek için:
Sevmeliyim; beni incitenleri bile bana yaşamımı bağışlayandan ötürü sevmeyi öğrenmeliyim.
Aşık olmalıyım; aşk ile benliğimi eritip biz olmanın yüceliğine ermeliyim.
Acıdan geçebilmeliyim; acı denen kabuğun içinde bana armağan edilen inci tanesini bulup çıkarabilmeliyim.
Neden yaşadığımı bilmeliyim; doğum ile ölüm arasına sıkıştırabildiğim yaşanmışlıklarımın her anını, her karesini, insanı ve dünya hayatını anlamlandırabilmeyi seçtiğimden dolayı yaşadığımı bilmeliyim.
Umut edebilmeliyim; umut ile mutsuzluk denen eşiği atlayabildiğimde mutluluğun beni bir sıçrama ötede beklediğini bilmeliyim.
Hayata dört elle sarılabilmeliyim; ben hayata sarılmadan hayatın da bana sarılmayacağını bilmeliyim.
Kendime değer vermeliyim; ancak kendime verdiğim değer kadarını hayatın da bana geri vereceğini bilmeliyim.
Farkına varabilmeliyim; görünenin çektiği doğum sancılarıyla görünmeyenin ebeliğinde hayatın beni her gün yeniden doğurduğunun farkına varabilmeliyim.
Şükretmeliyim; bugüne kadar yaşadığım her şeye ve bundan sonra yaşayacağım her şeye şükran duyabilmeliyim. Ancak şükredersem Tanrı’nın beni duyabileceğini ve dualarıma cevap vereceğini bilmeliyim.
Gülmeliyim; bugün benim doğum günüm, bugün ve her gün yaşamın oyunbazlığına ve nüktedanlığına gülebilmeliyim.
Kırk bir yıldır bir toz bezi gibi hırpalayıp kendimi, yaşamın bana emanet edilen bölümünün tozunu aldığım gibi, o bezi toprağa gömmeden, tozunu alamadığım bölümünün tozunu dumanına katmalıyım.
Kattıktan sonra yine bir 28 Aralık günü gülerek ölüme gidebilmeliyim. Bunun ölüm değil başka bir dünyaya doğum olduğunu bilmeliyim.
Bugün benim doğum günüm. Kutlu olsun.
İyi ki doğdum.
İyi ki bütün yaşadıklarımla kendim oldum.

''O Siyah Kazak''


















Bundan üç yıl önce bugün, yani 28 aralık 2006 yılındaki doğum günümde kız kardeşim siyah bir kazak armağan etmişti bana.
Çok severek giydim ve çok giydim o kazağımı.
Her giydiğimde kendimi çok güzel ve hoş hissettirdi ‘’o siyah kazak’’ bana.
Çok eskidiğinden olsa gerek, bir süredir kendimi zorlayarak giyiyordum ve giydiğimde de kendimi eskisi gibi iyi hissetmiyordum.
Sabah topladığım çamaşırları dolabıma yerleştirirken birden gözüme takıldı ‘’o siyah kazak’’ ve hiç düşünmeden dolabımdan çıkarıp tez zamanda verilecekler arasına koydum.
Öğleden sonra o siyah kazağın benim hayatıma aniden bir doğum günümde girmiş olduğunu ve girdiği gibi yine bir doğum günüm de aniden hayatımdan çıktığını fark ettim.
Fark ettiğimden beri, dolabım, kazağım ve ben bu ani ayrılıştan dolayı bir yanımız hüzünlü bir yanımız sevinçli bir ikilem içindeyiz.
Bir yanımız hüzünlü; eski de olsa bize ait olan ve yıllardır çok sevdiğimiz bir parçamız bizden ayrılıyor.
Bir yanımız sevinçli; gidenin yerine daha yenisi, daha iyisi gelecek.
Dolabım da ben de yeniye, yenilenmeye, kendimize öz-değerimizi hissettirecek yenilikte ve kalitede giyeceklere yer açmış olduk bu gidişle beraber.
Siyah kazağıma ve onu bana armağan eden kız kardeşime teşekkürü bir borç bilirim. Çok severek giydim çünkü. Sevdiğim şeyi tam severim, o siyah kazağı da öyle sevdim.
Siyaha vurulduğum, siyahın içindeki bütün renkleri görebilmeye başladığım bir zaman da geldi bana ‘’o siyah kazak’’.
Bana gelmek için kız kardeşimi seçen siyah kazağıma ve buna hem parasıyla hem yüreğiyle aracı olan kız kardeşime tarif edemeyeceğim kadar sonsuz teşekkürler.
İkiniz iyi bir iş çıkardınız ve beni çok mutlu ettiniz. Üç yıl dört kış boyunca yumuşak ve sıcak siyah dokunuşlar yaptınız bana.
Gözlerin gibi; siyah, sıcak ve yumuşaktı bana armağan ettiğin ‘’o siyah kazak’’.
Senden önce mi gider, sonra mı gider bilmiyorum ama o da senin gibi Çatalca’ya gitmek üzere uygun zamanın gelmesini bekliyor.
Gittiğiniz yerde, ait olacağınız insanların yüreklerine siyah, sıcak ve yumuşak dokunuşlar yapmanızı diliyorum.
Ait olduğunuz insanlar değerinizi benden kat be kat fazla bilsin.
Ben ikinizi de çok sevdim, onlar benden de çok sevsin sizi.
Gittiğiniz gün arkanızdan su dökmeye gerek kalmayacak böyle giderse.
Şimdiden su tanelerini dökmeye başladı gözlerim.


‘’Çok sevdiğim bir resmim vardı ‘’o siyah kazak’’ ile.
O bir anı olarak kalabilseydi keşke ben de.
Ama geride bıraktığım bir çok şeyin bana verilmeyişi gibi o da kaldı orda. Ortadan yırtamadılar belki ama geri dönüşüm kutusuna atıldığından hiç şüphem yok.’’

*Bir resmim kalmış sende.
Hani siyah kazaklı, biliyorsun değil mi? (Bu şarkıyı da çocukluğumdan beri çok severim.)
Her şeyden vazgeçtim be zalim adam, duruyorsa o resmi e-postala yeter…


...

25 Aralık 2009 Cuma

BİLGE'CE


















''Yüreğindeki sevgi ağacına iyi bak.
Hayat herkesi kendi yürek ağacındaki meyvelerle besler.''

kırmızı









gülüşün kırmızı
kahkahan can kırmızı
güldüğünde
büyüsünü yitirdi tüm güller

gülleri terketti
diline kondu bülbüller

20 Aralık 2009 Pazar

aşk mevsimi
















ilkbahar
olsak önce seninle
yeni filizlenmiş
taze çocuk hallerimizle
mahallede top koştursak,
sonra biraz boyversek
gençliğin verdiği heyecanla
açılsak çiçek çiçek
tutuşup elele
kırlara yayılsak...

yaz
sıcağında yanıp
aşkın sıcağında erisek
karışıp birbirimize
kiraz mevsimi kızıllığnda
kiraz tadında sevişsek
uyusak
düşlerde tekrar buluşsak
uykular bile
bizi birbirimizden alamasa
uyansak
bu nasıl iştir diye gülüşsek...

sonbahar gibi
hüzünlensek akıp giden zamana
yüzümüzde ki her bir çizgiye
acı tatlı birer anı doldursak
zaman acımasızca
yüklenmiş olsa da ruhumuza
yaprakların dökülüşü gibi
döksek ruhumuzdaki
sararmış solmuş
yaprakları birbirimize
rüzgara versek acılarımızı
olgun, dingin, engin
tatlı bir huzurla
diz dize karşılasak hazanımızı...

kış
soğuk ölüm gibi
doğanın yeni bir başlangıca
hazırlandığı gibi
biz de ölüme hazırlansak
kış üşütse
ölüm üşütse
beraber üşüsek
ölümü beraber düşünsek
her gün bu günü de
beraber yaşadık diye
sıcacık gülümsesek
ölümün yakınlığını soğukluğunu
iliklerimizde hissedip
bütün sıcaklığımızı
versek birbirimize
dünyanın yalanlarını boşverip
sadece sevsek
ellerimizin, gözlerimizin, varlığımızın
en büyük hazinemiz olduğunu bilsek
her gün birimizin ellerimizden
kayıp gidebileceğini düşünsek
düşündükçe üşüsek
üşüdükçe daha da çok sevsek...


...

13 Aralık 2009 Pazar

Yalan ve Gerçek













On parmağında on yalandı.
Yüreğini esir ettiği kocaman bir yılandı.
Bilmiyordu.
Yaşam, yalan ve yılan uğruna harcadığı
Kısacık bir andı.



İçindeki yılan sık sık dışarı çıkıp
Ayağına dolandı.
Yalan duvarlarıyla örülü labirentlerde
Çaldığı kapılar bir bir yüzüne kapandı...



Bir koluna yalanı bir koluna yılanı takıp kanatlandı.
Ayakları yerden kesilince uçuyorum sandı.
Sürükleniyordu acı ile uyandı.
Yalana ve yılana heba ettiği ömrüne yandı...



Kalktı toparlandı.
Yalan ve yılanla kucaklaştı, vedalaştı.
Annesinden doğduğundan beri
Kendini en iyi hissettiği
Kendi kendinden doğduğu andı...



Bugüne kadar hayalini kurduğu
Yalandan ve yılandan kurtulup
Bir türlü olamadığı
Kocaman yürekli insandı.
Bütün varlığı ile gerçeğe adandı...


...




Bilirsin İşte


















Gri ve puslu bundan sonrası
Binlerce renkten daha alımlı senden sonrası
Ve daha sevecen.

Grilerde bıraktım
Gerçeği sevmeyen
Aşkı bilmeyenleri.

Yarım kalan sevdalarımı
Umutlarımı, renklerimi
Taşıdım sensiz tarafa.

Bilirsin işte
Gri koyulaştıkça karalar doğurur
Bir ton daha kara çalar griye
Griler dökülmeden çıkmaz gökkuşağı

Döküyorum grilerimi
Yağıyor sana ait ne varsa içimde

Bir gün sen de griye doyup
Dökeceksin puslarını
Gökkuşağına geç kalma.


...


Med Cezir


















Asi sözcükler geçiyor içimden
Tutup dize/ye getiremiyorum.
Alıp gidiyorlar seni
Arta kalan sadece toz ve duman...


Bırak gitsin diyor bir yanım
Olacaksa Leyla’nın Mecnun’u yaktığı gibi
Mecnun’un Leyla’ya baktığı gibi olsun...


Bırakmak istemiyor diğer yanım
Sessiz ve suskun seni dinliyor gittiğin uzaklardan
Derinliğindeki beni bulup
Senin bilmediğin kadar ordayım demek istiyor...


Sözcükler seni alıp giderken
Sessizlik boğuşuyor içimdeki med cezirle
Kayıp düşüyorum tek kişilik bir aşktan
Aşk ağlıyor arkamdan...


...




Sona Doğru


















Kim kanattı ellerimi
Kim çizdi ellerimdeki yol haritamı...

Hangi yol sona gidiyordu
Hangi yol sana...

Hangisinde sen vardın
Hangi sende içinde ben...

Yollar tükenmek üzere
Sona az kaldı, sana çok var...

Her son yeni bir başlangıçla tamamlıyor çemberi
İkinciye geçtiğimde
Bıraktığım izler aydınlatır mı yolumu...

Yolda bıraktığım sen
Geçerken yanından siler misin kanattığın ellerimi
Yazdığın şiirler gibi
Yol haritanı da sen çizdin der misin...

Sonu gelmeyen bir yolu
Sana gelmeyen bir yolu
Hangi falcı kanayan avuçlarımda bulup gösterebilir...

Söyleyebilir misin...




...

bir andı


















geceydi

geceyi aydınlatan

tek heceydi

hazırcevap

bir bilmeceydi

aynaya bakarken

mavi siyah saçlarına dolandı pembe düşleri

aya bakarken

yıldızlara asıldı gülüşleri

ay aşkı gibi dolunaydı

belli ki

henüz parçalanmamıştı yüreği

gülümsedi

bir yıldız gecenin derinliklerine kaydı

olanı biteni şiir saydı

değilse de

şiir gibi bir andı

yaz beni diye diline dolandı

kendisi mi

bu şiiri yazandı

her gece

gecenin koynuna

o tek hece ile sokulandı

ve sonsuz uykusuna dalmak üzere

toprak ananın bağrına

o tek hece ile sokulacak olandı...




(*o tek hece aşk; varolan her şeye aşk.. yaradandan ötürü yaradılana aşk*)


...







9 Aralık 2009 Çarşamba

ey hayat













ey hayat
ruhumun oyun sahnesi
geldim ve geçiyorum senin içinden...

unuttuklarımı hatırlamak için
kendimi bilmek için
O'nu kendimde bulmak için
geldim ve geçiyorum senin içinden...

alem ben
ben alem
bir aşık
bir hiç
bir ve bütün olmak için
geldim ve geçiyorum senin içinden...

sen ben
o ben
ağaç ben
çiçek ben
kuş ben
evren ben
ben evren
biz olmak için
geldim ve geçiyorum senin içinden...

son perdeyi de aşkla oynayıp
sonsuzluk kapısından
hakikate ermek için
geldim ve geçiyorum senin içinden...


...

Eylül Sağanağı













Gökyüzü cömertti o gün
Griye çalınmıştı sonsuz mavilikler
Sutaneleri art arda dökülüyordu
Doğuyorlardı dünyaya
Düştükçe toprak ananın bağrına açılıyordu gözleri
Doyuyordu toprak ana
Duyuyordu sevinç çığlıklarını
Gülümseyerek şükrediyordu gökyüzüne...




Rüzgar soluğunu tutmuş
Sutanelerinin gök ile yer arasındaki koşuşturmalarını izliyordu
Çıt çıkmıyor, kuşlar uçmuyordu
Varolan her şey izliyordu bu vuslat anını
Toprak ana şefkatli kollarını açmış
Gök babanın griye bulanmış mavi çarşafını silkelemesiyle dökülen
Sudan bebeklerini kucaklıyordu
İnsanoğlunun ç/aldığı güzellikleri
Sutanelerinin gücüyle yerine koymaktı niyetleri
Değer bilmeyen insanoğluna
Toprağın ve göğün karışımı kendi çocuklarına
Verdikleri kadar almayı da biliyorlardı
Zaman dolmuştu ve dünya durmuştu
Şefkatle verdiklerini yine şefkatle geri alıyorlardı...




Havadaki şefkatli koku
Buram buram yüreklere dokunuyordu
Sutanelerinin içine gizlenmiş ilahi sözcüklerle
Sözsüz bir ilahiye dönüşüyordu yağmurun sesi
Allah deyu deyu akıyordu sutaneleri
İlahi düzen, ilahi şefkatiyle
Allah deyu deyu iniyordu gökten yere
Toprak ananın kan damarları olan derelerinde
Damar tıkanıklığı yaratan kirlilik yıkanıyordu
Kirlenmiş, tıkanmış, mühürlenmiş vicdanlar
Yıkımın vahşetiyle açılıyordu...




Helikopterler uçtu önce
Sonra kuşlar uçtu delice
Gökyüzünü öptüler şefkatlice
Semah eder gibi döne döne
Döndüler yerlerine
Silkelenip sığındılar baca içlerine
Seyre daldılar alemi
Bilmeden alemin onları seyrettiğini...




Rüzgar da oyunbozanlık etti ardından
O da esti delice
Gökyüzü topladı puslu mavi çarşafını
Attı rüzgarın önüne
Götür dedi gittiğin yere
Açıp silkeleriz çarşaf çarşaf
Kirlenmişliğin olduğu her yerde
Sergileriz ilahi oyunumuzu perde perde...




Rüzgar esti, kalktı perde
Güneş çıktı, gökkuşağı nerde...

Kopan kıyametin ardındaki şefkati
Hissedebilen yüreklerde...




’Bütün kıyametlerin ardında ilahi bir şefkat yatar.’








...

gözyaşı


















strong>ağlayan kadınları neden sevmez ki erkekler
oysa ağlamayı biliyorsa bir kadın sevmeyi de biliyordur
gözyaşları kolayca akıyorsa, sevgisi de öyle akıyordur
ağlarsam gözlerimden öp beni hayat...




...



dönence


iki martı
süzüldü gökyüzünde
özgürce

süzülmeye and içtiler
döndükçe dönence

iplerini çeken olmadı
ipin ucu düşünce


...

sutanesi












önce

kocaman bir aşk düşer ruhuna
dünya senin olur
mavi bir düş kurulur
gözlerin gelir aklıma..

sonra

kocaman bir çığ düşer ruhuma
sutanesi dağılır
düş aynası kırılır
sözlerin gelir aklıma...



’hala bir yanımın ölesiye inanmak istediği o yalan sözlerin’


...

düzenbaz sevdalar



















*küçük bir aşk yetiştirdim
düzene yenik düştü..



duyuyorum seni düşünürken
derinlerindeki suların çekildiğini
ç/ağlamak istiyorum en derinlerine
önümü kesiyor düzenbaz sevdalar
akıyor sularım gönülsüz tersine
deli dolu çarpıp kıyılarına durdukça
kanıyor ruhum
zamanın bile iyileştiremeyeceği izler kalıyor



gizli saklı yaşadığım
ağır aksak taşıdığım acılar gerçek
yine de yetmiyor bu aşkı kurtarmaya
korkuyorum bu aşktan geriye
acıdan başka hiç bir şey kalmamasından
acılarımı azaltmak için
ihanetine dair yalan sebepler gösteriyorum kendime



bir kez daha düşlerimi önüne sermek
hadi gel artık gerçekleştirelim demeni duymak istiyorum
vazgeçiyorum hemen
bir kez daha
düşlerimi eze eze
bir başkasının düşlerine koşarsın
gerçeğine düşersin diye korkuyorum



sesinin son duyduğum hali düşüyor aklıma
küsmüş ben gideli
oysa nasıl da ruhumu titretirdi içime akan buğusuyla
buza dönmüş
esirgiyor buğusunu benden öte sevdalardan



gidişini haber verir gibi
gülüşüne vurulduğum o resmin bile
senden önce gitmiş düşlerimdeki çerçeveden..



kocaman bir aşk yetiştirdim
düzene yenik düştü..


...


(*şebnem ferah - sigara)


Şarkıların Aşkın ve Sen

















Öyle şarkılar çalmalısın ki bana
Duyduğumda ilk kez aşık oluyormuş gibi
Tatlı bir heyecan duymalıyım sana
Tüm bildiklerimi unutmalı, ezberlerimi bozmalı
Kendimi ve aşkı yeniden bulmak için
Ruhumda gizlenmiş Leyla’yı yollara düşürmeliyim..



Öyle şarkılar çalmalısın ki
En çok da aşkını anlatmalısın
Öyle anlatmalı ki
Kalabalıklarda yalnız ama seninle
Yalnızlıkta senin kalabalığınla olmalıyım
Notalar aşkın büyüsünü taşımalı avuçlarıma
Günden geçip ayışığı gölgesinde
Sevda kokulu gecelere koşmalıyım..



Öyle şarkılar çalmalısın ki
Dar zamanlara geniş dünyalar sığdırmalıyım
Geniş zamanlarda tutsak olmalıyım şarkılarına
Yıkanmalı ruhum dinledikçe
Sahte mutluluklardan
Ve yersiz mutsuzluklardan arındırmalı..



Öyle şarkılar çalmalısın ki
Yüreğin gibi kocaman
Aşkın gibi gerçek
Ruhun gibi eskici..




Öyle şarkılar çalmalısın ki sevgili
Her notası senin bir başka yüzün gibi
Senin her şeyin gibi...


...