15 Aralık 2010 Çarşamba

"Sonsuza Kadar Tuluyhan"



O gün yine, yağmur, çamur, kar demeden, aldım hülyalı başımı ve çıktım evden. Önce kuaföre uğradım, her zaman gittiğim yere değil de otobüse bineceğim yere yakın olanına gittim ki, çıkar çıkmaz otobüse atayım kendimi ve yapılan saçım bozulmasın istedim.

"Ne olacaktı size.." dedi kızgın bir ses tonuyla beni karşılayan geyefendi, tanımlamam doğru mu bilmem ama yanlış değil, nasıl hitap edeceğimi bilemediğimden ortaya karışık böyle bir hitap çıkıverdi işte kendiliğinden.

"Düz fön istiyorum.." dedim.

"Düz müüüüü.." dedi, sanki imkansız bir şeyi istiyormuşum gibi hissettiren kadınsı edasıyla.

"Olmaz mı.." dedim

"Bu havada koruyabilirseniz neden olmasın.." dedi.

"Koruyabildiğim kadar artık, düz olsun.." dedim.

Gece mavisi saçımı yola yola, hülyalı başımı sertçe atıp sağa sola, beni bir hırpaladı, bir hırpaladı ki anlatamam. İlk kez bir geyefendiye saç yaptırdım, ama asla pişman olmadım. Havadaki yağış ve nemin çokluğuna ve şemsiyesiz (şapkalı) olmama rağmen saçımı iki gün bozulmadan kullandım. Beni hırpalarken ordaki bayanlardan biri de cep telefonuyla fotoğraf mı çekti video mu çekti bilmiyorum, dikkat çekecek kadar hırpalandım işte. Ellerine sağlık, yarın büyükcadının doğumgünü için yine o geyefendiye gidip yaptıracağım saçımı. Hatice'ye değil, neticeye bakmalı insan ve ben de öyle yapacağım.

Kızım ve onun bir arkadaşıyla ve ayrıca benim iki bayan arkadaşımla buluşacağım Caddebostan Kültür Merkezi'ne gitmek üzere çıktım yola. İlk kez gidiyordum oraya ama hiç sorun değildi, ben bir yerlere ilk kez gitmeyi çok seviyorum çünkü. Gittiğim yeri ararken, "nerde, nasıl gidebilirim.." diye sorduğum insanların bana yardım etmek için ellerinden gelen çabayı göstermelerine bayılıyorum. Şoför beni nerde indireceğini bilmediği için dolmuştaki üç kişi birden seferber oldu bana yol göstermek için ve benimle aynı yerde inen fularlı bir İstanbul beyefendisi CKM'nin sokağının başına kadar refakat etti bana. Bu insanca yardımseverliğe bayılıyorum işte.

Kızım benden önce gelmiş ve Pizza Hut'a oturmuş arkadaşıyla, pizzamı da söylemiş, arayıp durdu dolmuştayken.

Sarışınım var ya benim, çok istiyordu da bir türlü gelememişti, o da benden önce gelmiş ve en üst kata kadar çıkmış ben gelinceye kadar. Aradım onu ve pizza yemeye çağırdım, hemen geliyorum dedi. Ama ne gelişti o öyle.

"Onu gördüm, onu gördüm.." diye uça uça çıktı döner kapıdan. Sarı bir lastik topa dönüşmüş gibi; ayakları yere değer değmez sıçrıyordu havaya tekrar.

"İsa yeryüzüne indi de en önce bizim sarışına mı göründü.." yoksa diye düşündüm (Tanrı'nın doğumgünü adlı kitapta böyle bir bölüm okuyup çıkmıştım evden de onun etkisiyle böyle düşündüm ister istemez..)

"Kimi gördün.." dedim.

"Tuluyhan'ı gördüm, onu düşünerek çıktım yukarı, düşüne düşüne çağırdım, koordinatlarına girdim ve karşımda buldum onu.." dedi.

Şaşırmadım elbette, sarışınlar beni hiç şaşırtmıyor artık, sarışın arkadaşımın da rahat durmayacağından adım gibi emindim.

"Konser salonunu ararken kulise girmişim yanlışlıkla ve bir baktım Tuluyhan bana doğru geliyordu, sadece merhaba diyebildim, enerjisi çarptı beni, başka bir şey diyemedim.." dedi.

"Çarpılasıca seni, iyi olmuş, o gevezelikle kimbilir neler söylerdin neler.." dedim ama içimden dedim..

Ekibinden biri gelip yolu göstermiş bizim sarışına, dili çözülünce; "Yanlışlıkla oldu ama iyi oldu.." demiş. Demese şaşardım.

Yanlışlıkla olmuşmuş, sen düşünce gücüyle çağır, koordinatlarına gir, kendine çek, karşısına çık, sonra da 'yanlışlıkla oldu ama iyi oldu' de. Kim inanır sana, kim inanırsa inansın ben inanmam.

Başladık üst caddede Pizza Hut'ı aramaya. Bir yandan arıyoruz, bir yandan soruyoruz, bir yandan da sarışın tutturdu "Konser sonrası konuşalım, Tuluyhan bizim okula gelsin, müzik bölümündeki öğrencilerimize seminer versin." diye. Çarpılacak ve konuşamayacak diye bana konuşalım diyor, sen söyle demeye getiriyor.

"Konser sonrası durumuna göre konuşuruz, (yorgunsa kıyamam ben üstadıma) hatta onların bir kampanyası vardı "Zil Çaldı Tuluyhan Uğurlu Okulunuzda.." diye, kampanyanın devam edip etmediğini sorarız.." dedim.

Biz bu arada iki kez boydan boya turladık caddeyi, iki kez Pizza Hut'ın önünden geçmişiz ama biz Tuluyhan'ı konuşurken kendimizden de geçmişiz ki görmemişiz orayı.

Gördük ve girdik içeri, pizzamızı yedik çıktık ve diğer bayan arkadaşım aradı, "ben geldim, CKM'deyim.." dedi. Hemen biz de gittik, çok az bir zaman kalmıştı konserin başlamasına çünkü. Gelen arkadaşım da facebooktan tanıdığım bir arkadaşımdı ve ilk kez görüşecektik. Onu orda görür görmez tanıdım tabii. Hemen konuşarak, tanışarak salona çıktık, baktık ki kapının önü dolmuş, cennetin kapısının açılmasını bekler gibi bekliyor Tuluyhan'ın yaşattığı cenneti bilenler. Arkadaşlarım henüz onu canlı dinlemedikleri için bilmiyorlar, ama izlediklerinde öğreneceklerinden adım gibi eminim.

Kapı açıldı ve Tuluyhan'ı dik açıyla görebileceğimiz bir yere oturduk, başlayıncaya kadar da çok tatlı bir sohbet ettik, başlayınca birbirimizi hatta kendimizi bile unutuverdik tabii. O nasıl bir çıkışsa öyle, çıkar çıkmaz başladı gözlerimden yaşlar kendiliğinden akmaya, aktığının bile farkında değilim ki tutayım. Bengi söyleyince farkettim ki ağlıyorum.

Çalmaya başlayınca baktım ki sarışın yerinde duramaz haliyle dürtüyor yandan, "varoluşun müziği, varoluşun müziği..". Kulağı da hiç fena değilmiş, bizim sarışın aptal sarışınlardan değil zaten, fazlasıyla akıllı hatta.

Yine böyle bol yağışlı bir günde içinde sarşınımında bulunduğu bir grup arkadaşla beraber izlediğimiz varoluşla ilgili bir oyunda çalmıştı "Sonsuza Kadar İstanbul" adlı parçası üstadın ve bizim sarışın hücrelerine kaydetmiş gibi, bir bilemedin bir kaç nota da tanımıştı müziği hemen, buna şaşırmıştım işte, bir yandan da mutlu olmuştum böyle olağanüstü bir müziği hücrelerine kaydettiği için.

Yine dalmışken hülyalı hülyalı izlemeye, sarışın bu rahat durur mu, baktım yine dürttü beni ve telefonunu gösterdi bana. Tuluyhan'ı çok seven ama işleri çok yoğun olduğu için gelemeyen kameramana, erkek arkadaşına canlı yayın yapıyor hanımefendi.

"Keşke gelebilseydi.." dedim.

"Çağırmadım ki.." dedi.

"Neden.." dedim.

"İşleri çok yoğun, hep yoğun, benimle hiç bir yere gelmiyor, ben de inadıma buraya çağırmadım.." dedi.

Hem çağırmamış, hem de telefondan dinletip nispet yapıyor bizim sarışın. Ondan öğreneceğim çok şey var, bu kadar acımasız olmayı mutlaka öğrenmeliyim ondan. Ben olsam duramam çağırmadan, çok sevdiğim adamı çok sevdiği şeylerle buluşturabilmek için canımı feda ederim yahu. Nasıl başarmış bunu bilmiyorum, benim hiç bir şey ıslanmayan ağzımda bu konserin ıslanması mümkün değil çünkü. Başaran başarıyor işte.

Üstad ve ekibi yine harikaydı, yine muhteşemdi, yine olağanüstüydü, yine anlatılamayacak kadar başka bir şeydi orda yaşadığımız. Başka bir dünyaydı, başka bir boyuttu, bambaşkaydı.

Salondan çıkarken hepimizin gözleri kırmızı ve ıslaktı, müzikleriyle özümüze götürmüştü üstad bizi ama susuz getirmemişti, bol sulu, bol ıslak bir haldeydik kendimize geldiğimizde.

"Ay Hülyaaaa, çok teşekkür ederiz bize böyle bir güzelliği yaşattığın için, çok çok güzelmiş.." dedi, 2006 yılındaki Topkapı Konseri'nden beri üstadı izlemek isteyen ama bir türlü izleyememiş olan arkadaşım.

"Yazdığın kadar varmış.." dedi sarışınım.

"Ben güzel olmayan bir şeyi yazarmıyım hiç.." dedim.

"Gözlerimiz kırmızı ve ıslakken hemen fotoğraf çekilelim.." dediler.

Öyle güzel oluyor ki insan konser sonrası, kalıcı kılmak istiyor konserin etkisiyle kendinde ortaya çıkan güzelliği, ben yazarak kalıcı kılıyorum işte bunu.

Gittik ve baktık ki cd'lerini imzalıyor üstad, ben de kırmızıyı, mehteri ve senfonik müziği seven büyük cadıya kırmızı kaplı "Senfoni Türk"ü, kendime de "Sonsuza Kadar Tuluyhan"ı pardon "Sonsuza Kadar İstanbul"u imzalattım.

Sarışınım için kampanyayı sordum, devam ediyormuş ve Mine Hanım'la irtibata geçilmesini söyledi üstad. Gaziantep'ten gelen baklavadan ikram etti bize Mine Hanım, baklavamı bile bitiremedim sarışınıma iyilik yapacağım diye. Fotoğrafımızı çekildik ve aklımın birazı baklavada nerdeyse hepsi harika üstadımda kalarak çıktık kulisten.

"Gözüme bir piyanist kaçtı, hala çalmakta (aklımı, kalbimi).."

"O nasıl bir enerji, bana bakıyordu ama orda değildi o, başka bir boyuttan bakıyordu.." dedi bizim sarışın.

("Üstadım, bakmayın öyle başka kadınlara başka boyuttan, arkadaşlarım da olsa çok kıskanıyorum..")

O gece, "salsa, rumba, çaça-baça" kursuna gitmeyip konsere geldiği için ne kadar iyi ettiğini de ekledi sarşınım. Ertesi gün beni işyerine kahvaltıya davet etti ve o evine, ben başka bir arkadaşıma geçmek üzere ayrıldık.

Ertesi gün gittim sarşınımın iş yerine, sohbetimiz "o nasıl bir enerjiydi öyle.." diye defalarca bölündü. Beni çok güzel ağırladı işyerinde, Tuluyhan gelirse onu nasıl ağırlayacaklarını da konuştular, getirebilmek için girişimlere hemen başladılar. Saklamayacağım, kıskanıyorum elbette sarışınımı, öyle ya da böyle Tuluyhan'la bir gün geçirecek diye.

Allah'ım, o gün yine çarp şu sarışını, dili tutulsun konuşamasın Tuluyhan'la, dizlerinin bağı çözülsün yanına yaklaşamasın. Mini eteğini giyerse iki kez çarp, cart kırmızı ya da cart pembe pırıltılı rujunu sürerse çarpım tablosu gibi birden dokuza kadar bütün sayılarla çarp onu, hele ki çıkarttığı o uzun kaynak sarı saçlarını kaynatırsa yerine o gün, sıfır ile çarpıp yok et onu.

Şaka bir yana, Özgür ve Berrin çok çaba sarfediyorlar üstadı okullarında ağırlamak için, bana olacak gibi geliyor, yürekten, aşk ile istiyorlar bunu, yürekten istenen şeylerin olmaması imkansız. Olursa ben de en az onlar kadar çok sevineceğim böyle bir güzelliğe aracı olduğum için.

Öyleyse rast gele, yok yok sarışınımın okuluna Tuluyhan gele.

Güzel dostlarla paylaşılmış çok güzel bir geceydi. Güzel dostlarıma, güzel kızıma ve güzel arkadaşına, güzelden daha güzel olan harika üstadıma ve beni yağmur, çamur, kar demeden o güzellikle buluşturan içimdeki hülyalı kadına çok teşekkürler.

"Gözüme bir piyanist kaçtı, hala çalmakta (kalbimi).."

HU'L YA

(FOTOĞRAF; Tuluyhan UĞURLU)

1 Aralık 2010 Çarşamba

"küçük şeyler"

"delirtene şiirler olsun ki; deli kadın, deli bir şiir daha doğurdu.."

HU'L YA

"sevebilseydin beni"




















öpüşlerimle vurabilirdim,
sırtından seni..
gözün kapalı, gönlün pek
sevebilseydin beni..

HU'L YA

26 Kasım 2010 Cuma

"küçük şeyler"

"İçimdeki Tanrı'nın bereketidir, rahmetidir gözyaşlarım;
aşk ile dökülür (yer)yüzüme.."

HU'L YA

"küçük şeyler"

"İlahi müzisyen tarafından bestelenmiş ve yarım bırakılmış bir aşk sarkısıyım, O'nun yeryüzündeki aksini bulmadan tamamlanmam imkânsız.."

HU'L YA

"İki Şeker.. İki Çay"


















İki Çay.. İki Şeker"


ben çayı şekersiz içerim ama bugün sabah çayımı iki şekerle içtim, iki şeker insanla..

görüşmeye görüşmeye uzaktan akraba saydığımız ama görüşünce hiç de uzak olmadıklarının farkına vardığımız akrabalar vardır ya, onlardan ikisiyle buluştuk bu güzel kasım sabahının lodosla boşalttığı, ıssızlaştırdığı sahilde.. kimi birbirimizi dinledik, kimi dışarda esen lodosu, kimi arada bir çıkan güneşle ısındık, kimi heyecanlanıp arada bir çakan gözlerimizdeki ışıkla..

Rahmi Abi, benim Çatalca'da yaşadığım dönemlerdeki halimi çok iyi hatırlamıştı facebook'ta buluştuğumuzda, ama ne ayıp ki, ben onun bütün kardeşlerini hülyalarımda canlandırıp, sanki hepsini dün görmüş gibi hatırladığım halde, o kendini hatırlatmak için elinden geleni yaptıysa da ismini hatırlamış ama cismini bir türlü hatırlayamamıştım..

dün Öğretmenler Günü'nü kutlamak için sayfasına geçtiğimde, değerli bir eğitim emekçisi ve emeklisi kendisi çünkü, hala, bayram dolayısıyla geldikleri B.Çekmece'de olduklarını öğrenince mesaj attım kendisine, "sahilde bir çay içelim, yengeyle de tanışalım" diye.. sağolsun o da bana döndü hemen ve bu sabah buluştuk..

o beni, benden önce uzaktan tanımış yine ve ilk sorduğu soru "hatırlayabildin mi beni şimdi" oldu.. bir kez daha utanarak ama bu kez gerçekten hatırlayarak, "evet, hem de çok iyi hatırladım.." dedim..

oturduk, çaylarımızı söyleyip, söyleşmeye başladık.. önce Rahmi Abi'yle köklerimizi bir deştik, soy ağacına kadar uzandık.. en küçük kardeşlerinin soy ağacını çıkarttığını ve ser de biraz Konya'lılık da olduğunu söyledi..

Konya'lı deyince, Rahmi Abi'nin de çok iyi tanıdığı, o zamanlar Çatalca devrimci camiasının bir numaralı adamı olan ilk eşiminde Konya'lı olduğunu hatta bir Konyalı'yla yetinmediğimi, Bulgaristan-Filibe'de doğup büyüyen ve "Avrupa'lıyım ben, Türk erkeklerine benzemem" diye diye kanımı canımı fetheden ikinci eşimin de Konya'dan Bulgaristan'a göç etmiş bir Konya'lı olduğunu ama bunu ne yazık ki evlendikten sonra öğrendiğimi anlattım..

Konya'lılara bir sözüm yok ama "gez hülyalı, bul Konyalı" misali bula bula her defasında illaki Konya'lı bulan bu hülyalı kadına ne demeli bilmem..

"dikkatli ol sayın hülyalı, burnunun ucunda bitiverir hülyalının istemediği Konya'lı.."

yazdıklarımdan da anladığınız gibi erkeklerden ve kadınlardan, en çok da sanki benim arkamda bıraktığım erkeklerden uzun uzun konuştuk..

yengeyle frekansımız çok iyi tuttu, Rahmi Abi'yle köklerimizi deşmeyi bitirince daha çok yengeyle biz konuştuk, Rahmi Abi dinledi.. erkeklere biraz fazla yüklendiğimiz durumlarda müdahalesini de yapmaktan geri durmadı.. ama ben şunu çok iyi gördüm, evde kadına söz hakkı tanımayan erkekler (benim eskiler gibi) dışarda da kadını asla konuşturmuyorlar, o, onlardan değildi ve yengenin sözlerinin çoğunun altını onaylayan baş hareketiyle çizip durdu.. yengenin sıradanlığı aşmış tarzına ve tavrına verdiği onayla, Rahmi Abi benden bir erkek olarak geçer notu fazlasıyla aldı.. hatta benim kalkmadan önceki en son cümlem şu oldu; "akıllı erkek; kendi aklıyla beraber kadının aklını ve manevi gücünü de kullanmayı başarabilen erkektir.."

tadına doyulmaz sohbeti, bu güzel farkındalıkla bitirdikten sonra vedalaştık ve tekrar görüşmek dileğiyle ayrıldık..

ben yine hep yaptığım gibi düşünerek yürüdüm spor alanına doğru.. ve şunu diledim bu farkındalıktan sonra;

"yarabbim, bundan sonra bana vereceksen, hem kendi aklını hem de benim aklımı ve manevi gücümü kullanmayı bilecek kadar akıllı bir adam ver, zehir olsa bal eylerim böylesini.. ama ne kendi aklını ne de benim aklımı ve manevi gücümü kullanmayı bilmeyen bir adamı hiç verme, bal olsa zehir eder akılsızlık öylesini..

çaydan çok, çaya şeker olan tatlı yüreklerinde takılıp kaldığı için, çay için teşekkür etmeyi de unuttu bu hülyalı kadın.. içtiğimiz çaylar için ve çay sıcağı sohbetinde eriyen şeker yürekleri için çok teşekkür ediyorum kendilerine burdan..

onlar beni ilk görüşmede nasıl buldular bilmem ama, bir dahaki görüşmeye kadar daha da zayıflayıp çayın yanına çıtır bir simit olurum belki diye, bol bol spor yaptım..

biliyorum, zor ama imkansız değil, Napolyon'un da dediği gibi "İmkansızlık sadece aptalların sözlüğünde bulunan bir kelimdedir."

yine çok keyfim yerinde, yine çok güzel bir güne, çok güzel bir başlangıç yaptım, güzel bitmesi dileğiyle, hepimize keyifli ve güzel günler diliyorum..

HU'L YA

19 Ekim 2010 Salı

Seks And The City;OUT Sek And The Site;İN




































"Hayattan Bir Haftasonu"

Cumartesi akşamı Bakırköy'deki dernek toplantımız bittikten sonra, ben ve iki bayan arkadaşım, dernek üyesi bir başka arkadaşımızın memleketinde bulunan bir şarap fabrikasından getirip bize armağan ettiği şaraplarımızı alarak Kadıköy'e geçtik. Üçümüzden birinin canı ıslak hamburger çekince ve diğer ikimiz de dernekteki pidelere yetişemeyip toplantıyı aç bilaç tamamlayınca, istikameti gece gece Marmaris Büfe'ye çevirdik.. Geceyi önce hamburgerle ıslattıktan sonra, bir de şarap ile ıslatmak için aynı sitede yaşayan arkadaşlardan birinin evine geçtik.. Kendisi gibi kokoş olan evine gittiğimiz arkadaşımız ilk iş olarak salonunun hoş ve loş kırmızı ışıklarını yaktı.. Yeni aldığı tütsülerden de bir tane yakıp şaraplarımızı kadehlere doldurdu.. Ortam kırmızı, şarap kırmızı, tütsüden yayılan duman ışığın etkisiyle kırmızı, kısacası her şeyin buram buram kırmızı olduğu bir ortamda kadehlerimizi iyi dileklerimizle tokuşturmuş ve henüz birer yudum almışken arkadaşın telefonuna mesajlar yağmaya başladı..

"Haktan CNN Türk'te.."
"Hemen CNN Türk'ü açın.."
"Saba Tümer'de Haktan Akdoğan var.."

Hemen açıp bizim âlemin yakışıklısına odaklandık..

Uzaylılar tarafından dünyaya mesaj göndermek üzere Ufo'ya alınan, (ben gökyüzü aşığı bir kadın olarak, gözünü gökyüzünün derinliklerine dikip, orada neler olup bittiğini kendine iş edinen Haktan'ı aşk ile seyretmeye odaklandığımdan) adı aklımda kalmayan yabancı bir adam, neler olup bittiğini ve gönderilen mesajı anlatıyordu.. Toplantımızın da o geceki konusu birlik ve bütünlenmeydi, birlik ve bütünlük yolunda çalışan, sözde farkındalık sahibi olanlar bile henüz yeryüzünde birbiriyle birleşip bütünleşememişken, uzaylıların isteği üzerine onlarla nasıl bütünleşilecekti bilemiyorum.. Yukardan bakıldığında sanırım yeryüzü buna hazır görünüyordu ki bu isteği dile getirebiliyorlardı..

Bir ara gözüm Saba Tümer'in kozmos mavisi bluzuna kaydıysa da gözümü Haktan'dan ayırmadan izledim programı, hatta; "Haktan'la beraber beni de bir Ufo'ya alıp, o çok sevdiğim gökyüzünün derinliklerine götürseler ve ordan dünyaya önce kendi gözlerimle, sonra bir de Haktan'ın gözleriyle baksam nasıl da güzel olurdu" diye geçirdim içimden..

"Haktan da aramızdaki uzaylılardan biri olabilir, çok farklı, kendine özel bir enerjisii var.." diyerek ve bir yandan da şarabımı yudumlayarak pür dikkat izlemeye devam ettim..

"Olabilir.." deyip beni geçiştirdi arkadaşlar, ama ben uzaylı mı dünyalı mı diye bir ipucu yakalayabilmek için sürekli Haktan'ı gözlemledim.. Hiç bir ipucu bulamayınca, şarabın da etkisiyle, büyük ekran tv de bir bir sayılabilecek büyüklükte görünen kirpikleriyle çevrelenmiş gözlerine bir papatya muamelesi yapıp kirpik falına bakmaya başladım; "Dünyalı uzaylı, dünyalı uzaylı, dünyalı uzaylı..." diye başlayan fal, bitmesini istediğim gibi "uzaylı" diye bitti.. Haktan gibi, dış seslere, dış gerçeklere kendini kapayıp, iç sesinin, kendi gerçeğinin peşine düşenlere, Ufo'larla ve uzaylılarla ilgilenmese bile, uzaylı muamelesi yapmıyor muyuz zaten biz.. Herkes kendi gerçeği üzerinden hakikate yürümek için burda değilmiş gibi davranmıyor muyuz.. Haktan'da o uzaylılardan biri işte, bizzatihi onun kirpiklerinde baktığım fal ile de o gece ispatladım bunu (kendime)..

***

Saba'nın da genç bir sevgilisi varmış ve bu genç sevgili bizim o gece orda olduğumuz blokta yaşıyormuş, arkadaşın komşusuymuş.. Ben de çokçası gökyüzü gündemini takip ettiğimden dünyadan haberim yok ki magazin dünyasından haberim olsun.. Bunu da öğrenmiş oldum o gece, neye yarayacaksa öğrendim işte..

***

Program ve şarap bittikten sonra, bir blok ötedeki diğer arkadaşın evine geçtik.. Sabah içinde kocaman bir şelalenin bulunduğu site bahçesinde kahvaltı yapacağımızdan ve nasılsa koca bir günü daha bir arada geçireceğimizden hemen yattık.. Yattık ama uyumak ne mümkün, gözüme içinde Haktan'ın olduğu bir Ufo kaçmış ve göğ(s)ümün derinliklerine doğru süzülmekte.. Bir türlü uyutmuyor beni Ufo, bir ara gözüme doğru süzülünce ve Haktan'la gözgöze gelince başladım koyun sayar gibi kirpik saymaya ve uyumuşum.. Çok da güzel uyumuşum..

Sabah arkadaşımdan önce kalkıp kahvemi içmiştim ki, arkadaşım odasından "gece hiç uyuyamadım, sabah 07:30 da uyuyabildim ancak.." diyerek çıktı.. Kendisi evli olduğundan; "Gözüne Ufo'mu kaçtı senin de yoksa.." diye soramadım..

Dernekten arkadaşlarımız gelene kadar kahvaltı hazırlığımızı yaptık ve onlar geldiğinde bahçeye indik. Pırıl pırıl ısıtan güneşi ardımıza, o muhteşem su sesiyle akan şelaleyi ve yeşillikleri önümüze alarak oturduk.. Her gelen elinde bir şeyle geldiğinden birileri geldikçe zenginleşti masamız.. En son ve gecikmeli olarak Gökhan geldi.. Bir gece önce iş yemeğinde yediği balıktan zehirlenmiş zavallım ve geceyi acilde geçirmiş, hiç kimse arayıp geçmiş olsun demediği için de oldukça içerlemiş ama yine de gelmişti.. İyi ki gelmişti.. O koskoca günü sabahtan akşama kadar, her birinin aklı bir karış başka yerlerde olan o kadar kadının içinde, tek bir erkek olarak kafayı sıyırmadan başarıyla da tamamladı.. Çat orada, pat burada herkesle ayrı ayrı ilgilendi, ilgi sırası tam bana gelmişti ki, cv hazırlama bahanesiyle en çok ilgiyi ve zamanı çalmış olan küçük hanımlardan biri, telefonunu benim elime tutuşturup; "bir fotoğrafımı çeker misin.." diyerek buna fırsat vermedi.. Beni ortamın yakışıklısıyla konuşturmamak için elinden geleni yapan bayan arkadaşlara lise dönemimden beri alışkın olduğumdan bir kez daha sineye çektim bu durumu..

Kızlar da haklı, Gökhan da bir giyinmiş, bir yakışıklı olmuştu ki sormayın.. Kova burcunun görselliğe verdiği önem her halinden belliydi.. Mavi bir gömlek ve kot, üzerine de lacivert bir ceket giymişti, sürekli saçtığı gülüşüyle lacivert gökyüzündeki mavi bulutların içinden doğan güneş gibiydi aramızda.. Günün sonuna doğru fotoğraf çekilirken sürekli, ben iyi görünmüyorum deyip deyip, fotoğraf çekimini durduruyor ve saçını başını düzeltiyordu.. "Size gösterdiğim ilgileri geri toplama sırası bende, bana biraz ilgi, iltifat gösterin diyordu.." vücut diliyle.. Benden başka hiç kimse algılayamadığı için bunu ve almadan vermek hep bana düştüğü için ona; her zamankinden çok daha iyi göründüğünü, acil servis için ödediği 500 tl. sına değdiğini, aldığı serumla arınıp, temizlendiğini, tertemiz, dupduru göründüğünü söyledim.. Yalan da değildi, güzel enerjisiyle, gülen yüzüyle şelaledeki su gibi ordan oraya akmıştı bütün gün.. Bir gülen yüze bin iltifat edebilirdim ve haketmişti de bunu ama o bir iltifata bile çok sevinmiş; "Çaaaak.." deyip elime çakmış ve; "sabahtan beri bunu bekliyorum işte, ben iltifatı, ilgiyi seven bir adamım.." deyip, o kadarıyla yetinmişti.. Ellerini ve gömleğini kahve içinde bırakıp, izlenesi bir tatlılık içinde bütün vücuduyla bir fal baktı ki, değme falcılara taş çıkarttı.. İyi mi yaptı, kötü mü yaptı bilmem, bir daha ki sefere hepimiz falımızı ona baktırmaya karar verdik..

Akşama kadar uzayan tadına doyulmaz kahvaltıyı mecburen bitirip Gökhan'ın arabasıyla Kadıköy'e geçtik.. Bizi bırakacağı yere yaklaşırken aynadan arkaya bakıp bakıp; "Beni param için sev, ne olur hiç değilse param için sev.." demeye başladı.. Biz eski nesil yine uyuduk ve mesajı alamadık, ama yeni nesil, o küçük hanımefendi; "Gökhan sen bizimle geliyorsun deyip bir kez daha kaptı Gökhan'ı.." Nereye götürdüler bilmem, denk gelir de bu yazıyı okursa onlardan biri, yorum olarak yazar belki nereye götürdüklerini..

Bize hep sek takılmak düştüğünden, mecburen sek takılmayı tercih ederek o meşhur kahve dükkanlarından birine oturduk üç arkadaş.. Bir de baktık ki tam karşımızda bir iç çamaşırı mağazası var, iç çamaşırından hızlıca girdik, kozmetikten ağır ağır geçtik ve erkeklerden hiç çıkmaya niyetimiz yokken arkadaşın biri; "Farkında mısınız kızlar, Sex And The City gibiyiz şu an.." dedi.. Biz diziyi izlemediğimiz için farkında değildik ve bön bön baktık arkadaşımıza.. İzleyen arkadaşımız; "Sen; sarışın olansın.." dedi saarışın olanımıza, bana da; "sen yazar olansın, ben deeee o kel olanla evli olanım.." dedi.. "Evlisin zaten.." deyince bir kahkaha attı, bizimle olunca unutuyor evli olduğunu.. iyi de yapıyor..

Sarışının huyunu suyunu anlattı önce, bilen bilir, bilenler de bilmeyenlere anlatsın, yazamayacağım onu.. Yazarın da büyük bir aşkı olduğunu ve bir türlü vuslata eremediklerini, araya başka kadınların girdiğini ama filmin sonunda kavuştuklarını söyledi.. Hiç şaşırmadım elbette.. Aşkı yaşarsa, her şeyi tam yaşarsa nasıl yazacak ki, nasıl yazar olacak ki, hayat yaşamasına izin vermeyecek ki, yazarak yaşamanın yolunu açsın kendine ve yazar olsun.. Ben de hayat filmimin sonunda o büyük ve ilahi aşkımla vuslata ereceğimi bildiğimden, yaşayamadıklarıma ve araya girerek buna sebep olanlara takmıyorum kafayı, hatta çoğuna şükrediyorum beni yazmak denen o büyük aşk ile başbaşa bıraktıkları için..

"Bende cd leri var dizinin, isterseniz alıp izleyebilirsiniz.." deyince arkadaşım, bize ayna tutar belki diye diziyi izlemeye karar verdik.. Önce sarışın izleyecek, sonra da ben.. Ben kendimden çok, şu büyük aşkı merak ettim nedense..

Sek üç kadınla ve sek kırmızı şarapla başlayan haftasonumuz, yine sek üç kadının, sek sek sekerek evinin yolunu tutmasıyla son buldu.

SEK SEK

Geçmiş zaman;
Okuldan aşırılmış tebeşirle
Ya da kırık bir kiremit parçasıyla
Kendi dünyamızın merkezinde
Döne döne çizdiğimiz daireler...
Çocukluk acılarımızın kaydırdığı ellerimizle
Dairelerin üzerine denk getirmeye çalıştığımız
Açısı kaymış karelerin içinde sayılar...
Taşı üzerinden sektirdiğimiz her çizgide
Küçücük bedenlerimizde kuşlar gibi cıvıldaşan
Kocaman yürekler…

Şimdi;
Büyümüş bedenlerimizde
Yıllardır saklı yaşayan küçücük kızlar
Yüreğimize çizik atan taş kalplileri
Ustaca sektiriyorlar o çizgilerden…
Zamanı bile
Atlaya zıplaya
Sektireceklermiş
Yüzümüzdeki çizgilerden…

Haftasonu beraber olduğumuz arkadaşların hepsine tek tek ve çok çok teşekkürler.. Çok çok keyifli, her bakımdan zengin bir haftasonuydu.. Erkek sayısı bakımından fakirdik ama, sağolsun, varolsun ki Gökhan, gönlü zengin bir erkeğin çok sayıdaki erkeğe bedel olduğunu gösterdi bize..

Hülya BİLGE

15 Ekim 2010 Cuma

"söz verdi"

"günümü göstermeden göndermeyecekmiş beni hayat; söz verdi.."

HU'L YA

"çok hülyalı, pek hülyalı"


















"facebook'ta adı Hülya olanlardan oluşan bir arkadaş listesine sahip olmak hangi akla ya da akıl bozukluğuna hizmettir anlamış değilim.. her gün bir başka Hülya eklemeyi de başarıyor doğrusu beyefendi, çoğaltıyor Hülya'larını.. seri cinayetleri olan bir seri katil gibi, seri Hülya'ları olan bir ser/seri.. ben mi; onaylamadım el...bette arkadaşlık isteğini, ama meraktayım; bakalım kaç Hülya'lı bir listeye ulaşmayı başaracak, ağına kaç Hülya takılacak ve sonra başka hangi bayan ismiyle yeni bir bayan arkadaş listesi oluşturmaya başlayacak.."


"daha yaratıcı olmalısın, daha işe yarar hülyalar çoğaltmalısın kendine desem; hülyanın bir bayan adından daha öte bir şey olduğunu anlayabilir mi ki.."

"aynen böyle işte; yurdum insanı çok hülyalı, pek hülyalı.."

HU'L YA

"sürgün"

‎"ya süründürülmeyi kabul eder insan; 'sürüngen' olur, ya da sürüngenliği kabul etmediğinden dolayı sürülür; 'sürgün' olur.."

HU'L YA

"bile/bilir misin"























"Tanrı'nın beni sevdiği gibi; kusurlarımla sevebilir misin beni.. hatalarımı defalarca affedip düzeltme şansı verdiği gibi; hata yaptığımda düzeltme şansı verebilir misin.. bunları yapabildiğinde; Tanrı'yı sevdiğim gibi, seni de ilahi bir aşkla seveceğimi bilebilir misin.."

HU'L YA

"teslimiyet"























hep olduğu gibi, rüyasının en güzel yerinde uyandı kadın, rüyasına kaldığı yerden devam edebilmek için tekrar tekrar uyuttu kendini.. nafile çabasından vazgeçip saate baktığında vaktin öğleyi çoktan geçmiş olduğunu gördü.. kalktı yatağından ve penceresinden dışarı baktı.. rüzgar hırçın bir sevgili gibi, kendisine aşk ile teslim olmuş ağaçları hırpalayıp duruyor, yapraklarından sürüyordu.. deniz de öyle olmalı, kendisinin her kahrını çeken, sular çekildiğinde bile bir tek kum tanesini geri çekmeden olduğu yerde denizini bekleyen kumsalı dalga dalga, köpük köpük hırpalıyordur şimdi diye düşündü.. ağaçlarda gördüğü bu yüreğini titreten teslimiyeti kumsalda da görebilmek için giyindi ve sahilin yolunu tuttu..


"rüzgâr ve deniz gibi doğanızdaki hırçınlık kadar dinginliğe de teslim olabilseydiniz, ağaç ve kumsal gibi teslim olabilirdim size.." diyerek yürüdü..

HU'L YA

"kitap bulamazsanız hayatı okuyun.."


















Marie Antoinette; ''ekmek bulamazsanız pasta yeyin'' demiş ya,

ben de; "kitap bulamazsanız hayatı okuyun.." diyorum..

kitaplığım yok diye çok üzülürdüm çocukluğumda, ama iyi ki olmamış, olsaydı onun büyüsüne kapılıp, hayat denen en zengin kütüphaneyi keşfedemeyebilirdim..

kitap bulamamayı bahane etmeyin; "kitap bulamazsanız hayatı okuyun.."

bir kitabın kapağını açar gibi, açın pencerenizin kapağını ve dikkatlice okuyun gördüklerinizi, okudukça hayatın ışığı dolacak içinize..

HU'L YA

"küçük şeyler"

‎"yüzünüzü unuttuğum gibi; hüznünüzü de arkamı döner dönmez unutabilmek isterdim.."

HU'L YA

12 Ekim 2010 Salı

"sırat"

















"sen sıratın ta kendisisin.. korkutuyorsun beni.." dedi kadın..
sustu adam; "evet" der gibi baktı..

"bir değil, bin kez geçmek istiyorum.." dedi kadın..
"kendinden geçmeden sıratı geçemezsin.." dedi adam..

"bir değil, bin kez geçmek istiyorum.." dedi kadın..
sustu adam; "anladım" der gibi baktı..

HU'L YA

11 Ekim 2010 Pazartesi

"belliydi"























sokağımızdaki kuşları vurmanızdan belliydi;
gün gelip şakağımızdaki düşleri vuracağınız..

HU'L YA

9 Ekim 2010 Cumartesi

"gerçeğin ruhu; HÜLYA"

"Hülya; gerçeğin ruhu.."

HU'L YA

"YEŞİL ve MAVİ"


















sen başkalarına bakarken yeşil yeşil, ben penceremin önündeki çam dalları arasından gökyüzüne bakıyorum gözlerini özledikçe.. yeşil ve mavinin aşk ile önce birbirinin içine sonra gözlerine düşüşünü izliyorum.. yeşil yeşil bakmana sözüm yok, beni yaktığın gibi yeşil yeşil yakmandan korkuyorum baktıklarını..


HU'L YA

"HÜLYA ve GERÇEK"

‎"Hülyada pişer; gerçeğe düşer."

HU'L YA

"yağmurda ıslanmak; PAHA BİÇİLMEZ"

‎"şal 5 liraydı, şemsiye 5 lira.. yağmurda ıslanmak paha biçilmezdi ve ıslandım.."

HU'L YA

"GERÇEĞİM NE DER"

‎"el alem ne der; OUT.. gerçeğim ne der; İN.."

HU'L YA

"YAĞMUR ve MÜZİK"

‎"günün yarısı yağmurdu, yarısı müzikti dün.. yağmuru ve müziği göklerden yeryüzüne yağdıran yaradana hamdolsun.. aracı olan bulutlara ve müzisyenlere de.."

HU'L YA

"şükür"

"şükürler olsun ki, bir ağırlıktan daha kurtuldum.."

HU'L YA

"BİR SAYGI İSTİYORUM"

‎"beni sevecekseniz saygıyla seviniz; hatta sevmeyiniz saygı gösteriniz yeter..
inancıma, gerçeğime, hülyama, rüyama saygı göstermezseniz o nice sevmektir.."

HU'L YA

"Sonsuza Kadar İstanbul"























"İstanbul ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.."


sevdiğim mevsim sonbahar görüntüleri düştü önce sevdiğim şehir İstanbul ile birlikte sevdiğim müzisyen Tuluyhan Uğurlu'nun müziklerinin fonuna.. bu, İstanbul'da sonbahar sürprizini gerçekten beklemiyordum ve muhteşem olmuştu.. sonra tabii ki büyülü şehir İstanbul'un tarihsel derinliğine uçtuk; martıların İstanbul semalarında uçuşu gibi, üstadın büyülü elleri martılara dönüştü ve uçuştu piyanonun tuşları üzerinde.. çok formundaydı, pek formundaydı işte.. ekibi de öyleydi elbette.. kendimi üstadın büyüsüne kaptırıp her defasında ekibini es geçiyor olsam da, ortaya çıkan büyülü atmosferde onların payı da çok çok büyük.. Doğukan'ın etrafını kızlar bir sarmıştı ki sormayın, o tabloya da çok yakışmıştı Doğukan, her şeyiyle hem de..

ben böyle filmin sonunu pat diye söyleyen patavatsızlar gibi harfi harfine her şeyi yazarsam beni konserlere almayacaklar bu gidişle.. yazılacak daha çok şey var ama bu yüzden kısa kesiyorum..

"Sonsuza Kadar İstanbul" ile yapılan muhteşem finalden sonra sahneye çıkıp konuşan Murat Aydın Beyefendi'nin de dediği gibi; "İstanbul ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.."

"büyülü şehir İstanbul'a yakışan, büyülü bir albüm ve büyülü bir sunumdu.. Teşekkürler Tuluyhan Uğurlu.."

ruhumun bir yanı İstanbul'un tarihsel derinliklerinde, bir yanı İstanbul'un sonbaharında takıldı kaldı.. ruhumdan arta kalan boşluğa bir piyanist kaçtı ve hala çalmakta(kalbimi).."

http://www.dailymotion.com/video/xddwab_tuluyhan-ugurlu-istanbul-forever_music

HU'L YA

30 Eylül 2010 Perşembe

"güle güle eylül"























"eylül gidiyor bugün, yer gök hüzün rengi, havada hüzün kokusu.. akşam döktü gökyaşlarını ama göğ(s)ü dolu dolu daha dökecek gibi görünüyor.. ben onun gidişine üzüldüğüm kadar, o da beni ardında bırakışına üzülüyor.. onu ne kadar çok sevdiğimi çok iyi biliyor, getirdiklerini bırakacakmış ve yine gelecekmiş; rüzgarlı... sesiyle öyle söylüyor.. güle güle eylül, rüzgarıyla sevip okşayan, yağmuruyla ıslak ıslak öpen, getirdikleriyle güldüren, götürdükleriyle ağalatan bir sevgiliyi bekler gibi, seni dört gözle bekleyeceğim.. ardına bakmadan git şimdi, yoksa senden önce ben ağlayacağım.."


HU'L YA

"bir dilek tut"















yüzüme dokunur
yıldızlar toplardın gözlerimden
hüznüme dokunur
yağmurlar toplardın
susturur gözlerimi
yağmurdan sonra toprağı koklar gibi koklardın

sen gelmeyince
kayıyor yıldızlar
dinmiyor yağmur
hadi gel bir dilek tut
sustur gözlerimi

HU'L YA

"dünya dönüşüyor"


















‎"Dünya dönüşüyor; sen dirensen de.."

HU'L YA

"eylül sağanağı gibi"
















"hiç hesapta yokken gel bana;
eylül sağanağı gibi.."

HU'L YA

29 Eylül 2010 Çarşamba

"işte gidiyorum"























‎"işte gidiyorum; kaç ölüm, kaç diriliş yolumu gözlüyor, bilmeden.."

HU'L YA

"gözlerinin sıcaklığı"
















"eylül esintisi değil, şubat ayazı bile üşütemezdi;
gözlerinin sıcaklığı üzerimdeyken.."

HU'L YA

25 Eylül 2010 Cumartesi

"düş ve kuş"















bir yanım gökyüzüne aşık beyaz bir düş
bir yanım mavi denize kara sevdalı beyaz bir kuş

HU'L YA

24 Eylül 2010 Cuma

"vuslat"
















ıslak ruhlu sevgilinin ayak seslerini duyuyorum;
göğü yerinden oynatarak geliyor..
sağanak bir vuslata ermemiz an meselesi..

"ve işte vuslat; hem de en sağanağından.."

HU'L YA

22 Eylül 2010 Çarşamba

"seninle her şeye varım ben eylül"




















esmeye/yağmaya, gezmeye/tozmaya,
koşmaya/coşmaya, uçmaya/düşmeye,
susmaya/pusmaya, yaprak yaprak kusmaya;

"seninle her şeye varım ben eylül.."

HU'L YA

"eylülkolik"























eylül sarhoşuyum;
yine eylülü fazla kaçırdı; eylülkolik ruhum..

HU'L YA

"melankoli"
















dışarda bir eylül senfonisi
ve beni saran eylül melankolisi..

HU'L YA

"gitme"























hiç değilse eylülde gitme;
beni eylüle düşman etme..

HU'L YA

"eylül sancısı"
















‎"eylül sancılı bugün, kendini ordan oraya savurup duruyor;
nurtopu gibi bir güz'ü kucağımıza almak an meselesi."

HU'L YA

"Eylül Sonbahar"


















"adım Eylül; soyadım Sonbahar"

HU'L YA

"görmedin"























yollarına gül dökmemi bekledin
gülüşlerimi döktüm; görmedin...

HU'L YA

21 Eylül 2010 Salı

" 'O' be"

 
















"Önüm, arkam, sağım, solum 'O' be.."

HU'L YA

"lades"















"al kalbimi" dedim
"aşkımda" dedi ve aldı
"lades" dedim
güldü; "kumarda kaybettim ama aşkta kazandım.." dedi

HU'L YA

20 Eylül 2010 Pazartesi

"yakalayabilseydim aşkı"


















saçlarında rüzgarı
gözlerinde güneşi
ıslak dudağında sağanak yağmuru
yakalayacaktım;

"yakalayabilseydim aşkı.."

HU'L YA

19 Eylül 2010 Pazar

"üşüme"














‎"buz gibi duvarlardan bana kalan; bir amansız üşüme şimdi.."

HU'L YA

"eylül esintisi"



















"işte gidiyorum; dokunsun saçlarıma eylül esintisi.."

HU'L YA

"kestirme"



















sonsuzluğa giden kestirme bir yol var içimde..
dışımdaki yollar daraldıkça, kapandıkça, uzadıkça
içimdeki kestirme yolu kullanıyorum..

" HU'L YA

"ölmek zamanı"



















‎"gülmek kadar ölmek de yakışır bana;
bir kez daha ağır ağır ölmek zamanı.."

HU'L YA

"kim"



















"şimdi sen de yoksun;
kim yok sayacak beni,
kim duymazdan görmezden gelecek.."

HU'L YA

"küçük şeyler"















‎"erken içine dönen yol alır.."

HU'L YA

18 Eylül 2010 Cumartesi

"veda busesi"

















veda busesi; onların şarkısıydı, annemin ve babamın..

nişanlı oldukları dönemde izin dönüşü Almanya'ya giderken babam, düğünlerde bu şarkıyı istek yaparmış annem için..

biz çocukken bu şarkı çalındığında annem gururlanarak anlatırdı o günleri.. evlendikten sonra Almanya'da duramayıp döndü diye de çok kızardı babama;

"Almanyalı diye gelin gittim ona, evlenir evlenmez döndü geldi, aldattı beni" derdi..

babam da; "senden ayrı duramadım, orda birini bulup dursaydım daha mı iyi olacaktı" deyip annemin gönlünü hoş ederdi.

her ne kadar kızıyormuş gibi yapsa da, o günlerde herkesin gitmek için can attığı Almanya'lardan, kendisine olan aşkı uğruna babamın yaptığı bu geri dönüşün hazzı ve gururu yansırdı annemin yüzüne..

bu şarkı her kulağıma çalındığında; onların birbirlerini sevmiş ve hala seviyor olduğunun kanıtı olarak bu şarkıyı unutmamış olmaları ve bize bunu ballandıra ballandıra defalarca anlatmış olmaları çok mutlu ederdi beni.. yine aynı mutlulukla dinledim, aynı mutlulukla hüzünlendim.. dört yıl önce annemi kaybettiğimizde yine onsuz duramayacağını söyleyerek sürekli ölümü istedi babam, annemle olabilmek için Almanya'dan vazgeçtiği gibi Dünya'dan da vazgeçiverdi ilk günlerde..

annemsiz hiç bir yere adımını atmayan babam, annemsiz kalınca, elsiz-ayaksız, kolsuz-kanatsız bir kuş gibiydi adeta.. ölünceye kadar annemin tamamladığı eksiklerini yaşam tamamlayıncaya kadar sürekli ölümü istedi.. yaşam çok usta, çok üstad, eksikleri, boşlukları doldurmada üstüne yok..

şarkıyı dinlerken düşündüm de; erkekler dışa vuramadıklarından mıdır bilmem, kadınların daha çok sevdikleri düşünülür, zannedilir ya, bence erkekler daha çok seviyor ama erkekliğe sığdıramadıklarından kendilerinden bile gizliyorlar sevgilerini, duymak istemiyorlar yüreklerinden yükselen sesi.. taa ki ya ayrılık ya da ölümle kadınlar arkalarına bakmadan çekip gittiklerinde onlara kalan ıssızlık ve sessizlik içinde duymaya başlıyorlar en derinlere ittikleri sevginin sesini..

"meğer ne çok seviyormuşum seni" dememek için , "seni çok seviyorum" demeyi bilmeli insan..

annemi, daima annemin onu sevdiğinden daha çok sevmiş olan babama bu şarkı.. hep yaptığı gibi babam da daha çok sevilmeyi hakeden anneme armağan edecektir zaten..

hani o bırakıp giderken seni
bu öksüz tavrını takmayacaktın?
alnına koyarken veda busemi
yüzüme bu türlü bakmayacaktın?

hani ey gözlerim bu son vedada,
yolunu kaybeden yolcunun dağda
birini çağırmak için imdada
yaktığı ateşi yakmayacaktın?

gelse de en acı sözler dilime
uçacak sanırdım birkaç kelime...
bir alev halinde düştün elime
hani ey gözyaşım akmayacaktın.......(ZEKİ MÜREN)


HU'L YA

http://www.dailymotion.com/video/x4pfnx_zeki-muren-veda-busesi-hani-o-byrak_music

17 Eylül 2010 Cuma

"yeşil"



















gök yeşil artık, deniz yeşil
yeşile boyandı hülyalarım
tepeden tırnağa süzüp beni
gözlerinin yeşiline boyadığından beri..

"yalnız benim içimi yak yeşil yeşil.."

HU'L YA

13 Eylül 2010 Pazartesi

"küçük şeyler"























dedim ki; "kendimi sende mi unutmuşum, hep sendeyim.."
dedi ki; "sen burdasın da ben nerdeyim.."

HU'L YA

"küçük şeyler"























"seni eylül namına aşka davet ediyorum.."

HU'L YA

"piyanist"



















akşam gözüme bir piyanist kaçtı..
sabaha kadar uyutmadı beni..
bir ara nasıl olduysa uyumuşum,
az önce uyandım ki hâlâ çalmakta (kalbimi)...

HU'L YA

(Fotoğraf : Piyanist Tuluyhan Uğurlu)

http://www.dailymotion.com/video/xe7ys0_tuluyhan-ugurlu-bir-bestecinin-hika_music

(Video : Tuluyhan Uğurlu - Bir Bestecinin Hikayesi)

"küçük şeyler"
















ben değil, sözcüklerim özledi seni
görür görmez yazılacaklarmış sana

HU'L YA

"uçuş"























gece düşlerde ruhum
gündüz kuşlarda
oldum olası gözü yükseklerde
gece gündüz uçuşlarda

HU'L YA

"büyüdükçe"
















küçük bir kızdım
gökyüzüne aşık
büyüdükçe;
gökyüzü gözlerim oldu,
güneş gözlerimdeki ışık

HU'L YA

12 Eylül 2010 Pazar

"küçük şeyler"























‎aşağı baksam düşeceğim,
yukarı baksam uçacağım..
en iyisi kendime bakmak..

HU'L YA

"OY"


















kimlikler cebimizde,
seçmen kağıtları elimizde,
biz gideriz sandığa "OY", sandığa..

İKİ YÜCELER

"Yine mi Eylül.. Yine mi Güzellikler.. Hamdolsun.."























"Yine mi Eylül.. Yine mi Güzellikler.. Hamdolsun.."


Yine güzellikler getirdi Eylül, yine beni şaşırtmadı..
Her şey iyiye gidiyor, iyi şeyler çoğalıyor..
Eylül'e yüklediğim anlam bu yılda meyvelerini veriyor..
"Her şey yüklediğim anlamdan ibarettir" inancı Eylül'le kendini ispatlıyor..

"İnanç gerçeği yaratıyor"...

Eylül'e inandığım gibi; kendime ve hayata inanıyorum, güveniyorum..
Eylül'ü sevdiğim gibi; Eylül'ün bana getirdiklerini aşk ile seviyorum..
Eylül'ü seven beni ve bana Eylül'ü sevdiren hayatımı da aşk ile seviyorum..
Eylül'ü sevmeyen ölmesin, Eylül'de aşık olsun, aşk bir kere değil bin kere öldürür zaten..

HU'L YA

10 Eylül 2010 Cuma

"madalyon/um"























"Dünün küçüğüydüm, bugünün büyüğüyüm. Dün babamla beraber bayram yaparken küçük bir kız çocuğuydum, bugün kızımla beraber bayram yapıyorum ve kocaman bir anneyim. Bir madalyon gibiyim, bir yüzüm küçük bir kız çocuğu, bir yüzüm kocaman bir anne. Kim, hangi yüzümü yaşamak isterse o yüzüm kendiliğinden dönüyor ve b/akıyor hayata. Onlar, hangi yüzümü yaşamak istediklerini hissettirsinler yeter.."


HU'L YA

"küçük şeyler"



















‎"sıkı tutun, düşme düşlerimden.."

HU'L YA

"beni yanlış anladın"























"beni yanlış anladın"

kendini benim gözlerimde gör diye uzun uzun bakmıştım sana..
benim sözlerimde duy diye konuşmuştum..
benim ellerimle kendine dokun diye dokunmuştum ki,
"beni yanlış anladın.."

oysa sen bana dokunsan,
ben; ben olurdum,
kadın/ın olurdum,
açardı ruhumdaki kadife kadın çiçekleri,

"beni yanlış anladın.."
ne ben kadın/ın oldum,
ne de o el değmemiş çiçeklerim açtı.."

HU'L YA