31 Ocak 2010 Pazar

gökyaşı














gök yaşlarını döküyor,

ey gök!
ne kadar dökersen dök!

kirlenen doğayı temizlesen de

kirlenen ruhları ancak göz yaşları temizler..


...

29 Ocak 2010 Cuma

Yüreğimin Götürdüğü Yer -3-















KEDİCİK

Bir yandan spor yapıp bir yandan hayatı bir kez daha fon dip yapabilirim diye düşünürken bir kedicik kordondan spor alanına doğru girdi ve bana kendini göstermek istiyormuşçasına tam karşıma oturdu.

Patileriyle tüylerini okşamaya başladı. Okşadıkça tüylerinin arasındaki yaranın üzeri açıldı..
Yaralanmıştı..
Belki bir parça kemik, belki bir parça sosis ya da kaşar eşliğinde hayatı fon dip yapabilmenin keyfi uğruna yaralanmıştı.

Kediler insanlar gibi yaralarının birileri tarafından sarılmasını beklemiyorlardı. Patileriyle okşayarak yarasının üzerini açıp, temizleyip, dilleriyle ilaçlıyorlardı kendilerini.

Bu kedicik de bunu öylesine sevgi ve şefkatle yapıyordu ki izlerken yüreğimi kabartıyordu kendine verdiği sevgi ve şefkat.

Kediciğin bu halini izledikçe insanların kendilerine olan sevgisizliği ve şefkatsizliği dağ gibi büyüyordu içimde.

Hayat, kediyi yaraladığı gibi insanları da yaralıyordu.

Kediciğin yaptığı gibi, insanlar kendi yaralarını kendi sevgi ve şefkatleriyle sarmayı öğreninceye kadar yara üzerine yara, çentik üzerine çentik atıp duruyordu hayat.

Yüreğinin patileriyle okşayacak, temizleyip arındıracak, tatlı diliyle ilaçlayacak birilerinin gelmesi bekleniyordu hep.

Biri geliyordu elbette ama bir yara da o açıp gidiyordu.

Yaralandıkça bekliyor, bekledikçe geliyor, geldikçe yeniden yaralanıyordu. Ta ki canına tak edip gelenin bir yara daha açacağını anlayıncaya kadar.

Ancak defalarca kendini yaraladıktan sonra nankör bulup tekmelediği, küçümsediği kediler kadar olabiliyordu.

Kediler hiç de nankör değildi oysa. Onlar hiç değilse kendilerine yardım etmeyi biliyorlardı. Kendilerine yardım edene hayatın da yardım edeceğini biliyorlardı.

İnsanlar, yardımı hep başkalarından bekliyorlardı. Kediler, kendilerine ilk yardımı kendileri yapıyorlardı.

İnsanlar kendilerine nankörlük ediyor, kendi sevgi ve şefkatlerini kendilerinden esirgiyorlardı. Bu da yetmezmiş gibi kendi nankörlüklerini kedilere yüklüyorlardı.

Kediciğin o sevgi ve şefkat yayan hali yüreğimi iyice açmış ve ben, benden içre bana akıvermiştim yine.

Bilirdim, yüreğim beni boşuna götürmezdi götürmek istediği yere. Yine elim boş dönmemiştim eve. O gün evrensel kütüphaneden denizyıldızları, martılar ve kedicik adlı üç kitap seçip okutmuştu hayat öğretmenim bana.

Hayatın anlamı, hayatın içinde gizli. Baktığını görene, gördüğündeki hakikati farkedebilene..

Yüreğinizin götürdüğü yere gidin..

Gittiğiniz yerde sizden içre sizdir buluşacak olduğunuz..

Yüreğinizin içindeki hakikattir sizi karşılayacak olan..

Ben yüreğimi güzelliklerle doldurup yeni bir çağrıyı beklemeye başladım bile..


...

27 Ocak 2010 Çarşamba

Yüreğimin Götürdüğü Yer -2-



















MARTILAR VE CAM KIRIKLARI

Denizyıldızlarıyla haşır neşir olurken ihmal ettiğim martılara gözüm takıldı.
Onlara doğru yürüdüm. Bir yükselip göğe dokunuyorlardı bir alçalıp denize. İmrendim onların bu iki dünyayı bir edermiş hissini veren hallerine.

Kolumu kanadımı açtım, birini göğe doğru uzattım, diğeriyle denize dokundum. Bir o elimle bir bu elimle değiş tokuş yapa yapa, bir göğe bir denize birkaç kez dokundum. Kendi rüzgarımla üşümeye başlayınca bıraktım.

Baktım martıların bir kısmı kanatlarını sıkı sıkı kapatıp deniz ve kumsalın arasında bembeyaz incilerden bir gerdanlık gibi sıraya dizilmişler. Disiplinli bir askeri bölük gibi de hazır olda denizin med-cezir halini izliyorlar. Ben de kanatlarımı onlar gibi sımsıkı kapatıp, üşüyen ellerimi soktum ceplerime ve girdim sıraya. Onlar gibi sadece izlemeye koyuldum.

İzlerken ruhum uçtu gitti, karşıdan görünen adaların ufuk çizgisini bir kez daha çizdi.

Bulutlardan çerçevenin içine girip poz üzerine pozlar verdi. Çağırmasam geleceği yok arsızın. Gökyüzünü arşınlayıp duracak bütün gün. Spor yapmadan dönmeyeceğimi bildiği için kaytarmaya çalışıyor işte kendince.

Martılarla vedalaşıp az ilerdeki spor alanına yürüdüm. Benden ve çöpçülerden başka kimsecikler yoktu alanda. Ben spor yaparken çöpçüler de kürek ve süpürgeleriyle cam kırıklarını topluyorlardı yerden.

Birileri içmiş, şişede durduğu gibi durmamış, midesi bulanıp başı dönmüş, kaldırıp yere vurmuş ve paramparça etmişti şişeyi.

Yaşam da böyle değil miydi? Nasıl da çekiyordu bizi keyifli görünen tarafı. Koşa koşa gidiyorduk içip keyfini çıkarmak için..
Çıkarıyorduk da..
Sonra keyifli tarafı bitip gerçeklerle yüz yüze geldikçe başımız dönmeye midemiz bulanmaya başlıyordu.

Hele ki fazla uzatmışsak içmeyi, içimiz dışımıza çıkana kadar kusabiliyorduk da. Sonra bin pişmanlıkla kaldırıp kendimizi yere vuruyor ve bin parça ediyorduk canımızı. Gün doğar doğmaz hayat yetişiyor, çöpçülerini gönderip toplatıyordu can kırıklarımızı, temizleyip arındırıyordu kirlettiğimiz dünyamızı.

Şişe de durduğu gibi durmayan hayatı defalarca içmekten korkmuyorduk. Başımızın dönmesi geçip, midemiz kendine geldiğinde bir kez daha fon dip yapmaktan geri durmuyorduk.

Bir yandan spor yapıp bir yandan da hayatı bir kez daha fon dip yapabilecek kadar sağlam bir mideye ve ruha sahip olmamın keyfini çıkardım..


...

Yüreğimin Götürdüğü Yer -1-













DENİZYILDIZLARI

Yüreğim ‘’Sahile! Sahile!’’ diye pıt pıt iki kez attı o sabah.

Çağrıyı alır almaz dümeni o tarafa kırdım.

Yağmur da atıştırmaya başlamıştı ve hızlanacağı, göğün suratını asıp kendini karartmasından belliydi. ‘’Dön geri! Sırılsıklam edeceğim seni.’’ Deyip gözümü korkutmaya çalıştıysa da başaramadı. O çağrıyı aldığımda beni hiçbir kuvvet yolumdan çeviremezdi.

Kızımı okuluna bırakıp çoktan sahilin yolunu tutmuştum. Sahile varıncaya kadar gök yaşlarıyla yıkadı beni gökyüzü. Dediğini yapıp sırılsıklam etti. Sonra da kurutma makinesini çalıştırmış gibi nefesini deli bir rüzgâra çevirip üflemeye başladı üzerime üzerime. Bir yandan üşüyüp bir yandan yürüyerek ısınmaya çalıştım.

Denizin sesi gökyüzünün nefesiyle uyum içinde alıp götürdü beni benden içre bana.

Denizin içine uzanmış kayalığın üzerine beton dökülerek yapılmış kordonun sonuna doğru yürüdüm. Bu güzelliğin keyfini daha yakından yaşamak üzere banklardan birine oturdum.

Deniz azgın dalgalarıyla kayalığı yalayıp geri dönüyordu. Bank ıslaktı, ben de ıslaktım nasılsa ve tereddütsüz oturdum.

Kapadım gözlerimi, açtım yüreğimi, rüzgarın ve denizin senfonisine bıraktım kendimi.

Dalgalar betonun üzerinden aşıp ayaklarımı gıdıklamaya başlayınca dizlerime kadar ıslandığımı fark ettim. Islaklığı ve soğuğu ürpererek iliklerime kadar hissettim.

Gözümü açtığımda betonun üzerindeki denizyıldızlarına gözüm takıldı. Dalgalarla sürükleniyorlar ve betona takılıp kalıyorlardı.

Denizyıldızları ve adamın öyküsü geldi hemen aklıma.

Hani diyordu ya genç adam: "Ama görmüyor musunuz? Kilometrelerce sahil var ve boydan boya denizyıldızı ile dolu. Senin yalnız başına gösterdiğin bu gayret sonunda ne değişecek ki?"

Yaşlı bilge de, karşısındaki genç adama anlamlı anlamlı baktıktan sonra eğilerek yerden bir denizyıldızı daha alıp onu okyanusa fırlatırken şöyle cevap veriyordu: "Bak. Onun için çok şey değişti!"

Yaşlı bilge gibi, denize atabildiğim kadarının kaderini değiştirebilmek ümidiyle kalktım ve denizyıldızlarını bir bir denize atmaya başladım.

Ben attıkça her gelen yeni dalgayla yenileri gelip takılıyordu betona.

Attıklarımdan biri betonun altındaki kayalıklara takılıp kaldı. Gelen dalganın onu alıp gitmesini bekledimse de bir türlü takılıp kaldığı yerden kurtulamadı. Biraz daha ıslanmayı göze alıp indim kayalıklardan aşağı ve ayağımla kurtardım. Düştü diye sevinirken daha aşağıdaki bir başka kayaya takılıp kaldı.

Denizyıldızının bu ordan oraya takılıp kalan hali bana takıntılı insanları anımsattı. Bozuk plak gibi takılır ya bazıları, uğraşıp durursunuz onları takıldıkları noktadan aşırmak için, belki aşırırsınız da. Ama onlar takıntılı yaşamayı öyle benimsemişlerdir ki bir takıntıdan kurtarırsınız bir başka şey buluverirler takılıp kalacak. Öyle de sıkı yapışırlar ve direnirler ki kurtarabilene aşk olsun. Yorulur ve takıntılarıyla baş başa bırakmaktan başka çare bulamazsınız.

Denizyıldızını takıldığı yerde kaderiyle baş başa bırakıp öylece izledim ve daha fazla zorlamayıp takılmasına izin verdim.

Takıntılı insanları da yukarıdan izleyip, nerde ve nasıl, ne kadar süre boyunca takılmak istiyorlarsa buna izin verip kendimizi boş yere ıslatmamak en hayırlısı diye düşündüm.

Denizyıldızını takıldığı yerde bırakıp betonun üzerindekileri geldikçe attım aşağıya.

Yüreğim beni denizyıldızlarını kurtarmam için mi buraya getirdi acaba diye de düşünüp durdum atarken.

Öğleye kadar vaktim olduğundan, işim yüreğimin götürdüğü yere gitmek olduğundan, vaktim dolana kadar her gelen denizyıldızını kurtarmayı iş edindim kendime.

Rüzgâr hızını kesip dalgalar küçülünce betonun üzerine çıkmaz oldu denizyıldızları ve benim de edindiğim iş sona erdi.

Anladım ki denizyıldızı da olsa ne yaparsak yapalım kendisi istemiyorsa kaderini değiştirmemiz mümkün değil hiç kimsenin.


...

25 Ocak 2010 Pazartesi

ışık ve sokak çocuğu




















''Işık, ışıktır görene,
Işıktan köre ne.''

MEVLANA

hani sokak çocukları vardır ya
cepleri ve mideleri boşluktan kazınan,
cebi ve midesi dolu olanları gördüklerinde onlara saldıran..

bilmem size hiç rastladı mı ama sokak çocuğu ruhlu insanlar da var..

içindeki çocuğu-ruhunu içindeki karanlık sokaklara itip, aç bırakan,
bu yetmiyormuş gibi bir de içindeki çocuğa sahip çıkıp yuvasındaki ışıkla besleyip büyütenleri gördüğünde onlara saldıran..

bir sokak çocuğunun sokak lambasını kırmaya çalışması gibi işte..

kendi karanlığını dibine kadar hissettiren ışığa saldırması gibi..

oysa ışık ondan öyle yüksektir ki
sadece direği tekmeleyip durur..
ışığı söndüreceğini sanır zavallı
ama kendi canını acıtmaktan öte gidemez..

karanlık ışığa dokunabilir mi,
sadece kendi parlaklığını bir kez daha farkettirip şükrettirir..

ışığı gördüğünde karanlık sopanı kapıp, ışığa küfretme, bağırıp çağırma..
kendi içindeki ışığı çağır..
bir çağrın kadar yakın sana kendi ışığın..

hadi.. durma öyleyse..
karanlık sokaklara ittiğin ruhunu aydınlık yuvasına geri çağır..

suç sokaklara düşende değil, onu karanlık sokaklara itende..

sende..


...

22 Ocak 2010 Cuma

sen ve benler














''sen; bana giden yoldun,
ben; kendime yolcu..

ezip geçmişliğim bundandır seni..''



içimiz öylesine dolu ve zengin ki..

küçük, şımarık bir kız çocuğundan bin yaşındaki bir bilgeye kadar hepsi var..

yaşam da içimizdeki benleri keşif yolculuğu..

kendimize giderken, yol, tutmak istediğinde bizi, aykırı, küstah ne derseniz deyin işte, çıkıverir içimizdeki o asi ve basıp geçer üzerinden bizi zorla tutmak isteyenleri..

içimizdeki benlerin hepsi ihtiyaç dahilinde hayata katılmak üzere, bize ve yolculuğumuza hizmet için ordadırlar.. bize düşen hangisini, hangi zamanda, en uygun biçimde, bizim ve herkesin hayrına hayata geçirebilmektir..

keskin bir bıçaktır kimisi, amacına uygun kullanmadığımızda hem kendimizin hem başkalarının canını yakıp, ruhunu kanatabiliriz bilinçsizce..

sihirli bir değnektir kimisi, hem kendimize hem başkalarına sevgi ve şefkat ile dokunup farkındalıklar yaratabiliriz..

bazen de ezip geçmek zorunda kalırız.. bu hem bizim hem de ezip geçtiğimiz kişinin hayrınadır.. bunu yapmış olduğum günlerden bir esinti bu küçük şiirimsi yazı.. ama o ben hala içimde ve kendime giden yolda biri beni tutacak olursa, gerektiğinde ezip geçmeye hazır halde bekliyor ve çıkıp şiirlerde-yazılarda kendini gösteriyor bana..

''ben burdayım hala! sen engel tanıma ve kendine yürümeye devam et!'' diyor ..

daha çok benler çıkıp dolaşacak dizeler-satırlar arasında..
ve hepsi benim, hepsi benim ruhumun zenginliği..
hepsi bana lazım..
hepsi benden birer parça..
en küçüğünden en büyüğüne, en kötüsünden en iyisine kadar hepsinin değeri aynı..
biri olmasa eksik kalırdım..

ve daha nice benler var içimde bulup keşfedilmeyi bekleyen..

nazım hikmet der ya;

''sana söylemek istediğim en güzel söz;
henüz söylememiş olduğum sözdür..'' diye..

ben de diyorum ki;

''keşfetmek istediğim en güzel ben;
henüz keşfetmemiş olduğum bendir.''

hayat kendimize yaptığımız sonsuz bir yolculuk.. istikamet, beni de keşfet diye çağrı yapan en güzel benlere..

''muhtaç olduğumuz kudret içimizdeki ASIL BENde mevcuttur.''


...


(ilham olup gelen ve yazıma dahil olan, ASIL BENLERini keşfedip yaşama katmış olan, Nazım Hikmet'e ve ATATÜRK'e derin saygı ve sevgilerimle..)




...

20 Ocak 2010 Çarşamba

''yeter''

















''soluklanabilecek bir ağaç altı,
sokulabilecek bir koltuk altı ''yeter''.

soluklanabilecek ağaç altı bulmak kolay da
sokulabilecek koltuk altı bulmak çok zor.

tanrı insandan esirgemeyip iki koltuk altı bağışlamışken,
insan neden ''sol yanını'' bir başka insana bağışlayamaz ki.''


...

19 Ocak 2010 Salı

Kurtar Bizi Aşk














Karaya çalan son kalan mavi umutlar gibi,
Gök çatmış kara bulutlarını mavilerin üstüne...


''Sessiz bir uyarı var gökten, yerdeki sevgiyi bilmezlere.''


Yumruk olmuş, sıkılmış yüreklerin görünmeyen elleri,
Öfke ve nefret, yükseliyor yerden göğe bulut bulut...

Kara bulutları dağıtan rüzgarı gönderse gökler,
Öfke ve nefreti dağıtıp, sevgiyi getirebilir mi yüreklere.
Sevgiyle açılıp niyaz edebilir mi betonlaşmış eller...

Ferhat ’ ın sevgisini getirse rüzgar,
Delebilir mi ki;
Yüreklerin çıkmaz sokaklarındaki nefret dağını...

Verme kainatı elimize rüzgar.
Söndür içimizdeki sevda yanıklarını,
Kurtar gözlerimizin ardında tutuklu kalmış aşk sanıklarını...

Gökten insanlığa indirilen aşk,
Yükselsin bütün ihtişamıyla yerden göğe,
Aşk ile boyansın yürekler ve gökler maviye...


''Dünyayı ve insanı aşk kurtaracak.''



...


18 Ocak 2010 Pazartesi

İkimiz




















Dünyanın kirlenmiş ve çürümüşlüğünden,
Seni çaldım dün gece düşüme.

Yürüdüm içinden kendime,
Topladım her adımda sendeki benlerimi.

Hiç olmadığın kadar gerçek,
Hiç bilmediğin kadar benimdin.

Saf ve temiz bir düşte,
Yeni doğan gerçeğin tek tanığıydık.

İkimizdik,
Aşkın ve yaşamın taze nefesli dudağından öpmek isteyen.

İkimizdik,
Yüreklerimizle düşlerde sevişen.

İkimizdik,
Yalan dünyayı aşk ile yakıp gerçeğe dönüştüren...




...

16 Ocak 2010 Cumartesi

''yavaşla''




















büyük kızımın yanıma yerleşmesiyle küçük kızım ve benimle beraber evdeki üç kıza bir notebook yetmez oldu..

altı ay boyunca yaşanan notebook çekişmelerinden sonra, kızkardeşim kendine notebook almak için masa üstü bilgisayarını satmaya karar verince, onu cüzi bir miktarla satın aldık..

notebookun hızına alışık olduğumuzdan aceleci tıklamalarımıza dayanamayan program iki ay içinde çöktü..

her çöktüğümüzde bize yetişen hayat yine yetişti ve programı kurtarma cd sinden yükledi bize TESADÜFEN!!! gelen bir misafir aracılığıyla.

kızlardan dolayı elim notebooka değmeden günler geçiyor. boş bulursam masa üstü bilgisayarda bir şeyler karalamaya çalışıyorum.

ben notebookun alıştığım hızına göre art arda tıkladıkça donup kalıyor.

donup kalarak ''yavaşla'' artık diyor bana.
hız yapmayı kızlarına bırak.
sen yavaşla.
acele etme.
zaman her şeye yeter.
acele edersen benim programımın çökmesi gibi senin yaşam programın da çöker.

alıştığım hızı bırakıp yavaşlama zamanı, hem de tam zamanı.

yavaşlamak zor gelse de hayat bunu bir şekilde halledip yavaşlatıyor işte böyle.. zamanı geldiğinde hızdan ve telaştan da kendi yöntemiyle arındırıyor.

ya;
yavaş yavaş akarım kendi doğallığımda ve hızımda..
ya da;
hız yaparım beni böyle dondurarak yavaşlatır hayat.

hayat böyle işte..

ya seve seve teslimiyetle ya da donarak mecburi teslimiyetle.

bu yüzden seve seve yavaşlamayı seçiyorum..

seve seve hayatın doğal hız limitine teslim oluyorum.

acele etme..
bırak..
ne olacaksa kendi doğal hızında ya da yavaşlığında olsun..
kendi doğallığında gelsin sana gelecek olan..
sen ona koşmadan hayat kendi hızında adım adım getirsin sana..


her tıklamada ''yavaşla'' deyip derin bir soluk alıyorum şimdi.
nasıl da iyi geliyor bu soluklanma bana bir bilseniz..

teşekkürler işini bilen hayat..
teşekkürler işini bilene teslim olan ben..


*''biraz gevşetebilsem göğüs kafesimi
dokunup durdurabilsem attığın yeri
...
koşmak istesem de sana hayat beni geri çekiyor''

diyor resim ararken (TESADÜFEN!!!) açtığım bir blogta çalmaya başlayan şarkı..

ne güzelsin ey hayat!!!

senin dilinden (TESADÜFÇE'den)anlıyor olmak ne güzel!!!


(*http://www.dailymotion.com/video/xb3oa6_redd-her-neyse_music)

(sözler ve müzik çok etkilemişti.. videosu da öylesi etkili işte.. böyle bir güzelliği bugüne kadar nasıl duymamışım ve görmemişim hayret.. )


...

ters-yüz




















''anneni mi çok seviyorsun babanı mı?''
diye sordu her önüne gelen hep ısrarla çocukluğumda..

''kendini ne kadar seviyorsun'' diye soran olmadı..

ta ki; kendi kendime bu soruyu sormak zorunda kalıncaya kadar..

çocuklara, anneni mi babanı mı çok seviyorsun diyenlere inat;
''kendini ne kadar seviyorsun'' diye soruyor olmam bundandır şimdi..


...

15 Ocak 2010 Cuma

helali hoş















dünyanın tükenmişliğine inat, umutların tükenmemişse hala

peşinden sürüklenebilecek kadar büyütebilmişsen hülyalarını,

katabilmişsen gerçeğine rüyalarını,

hayat; helali hoştur sana..


...

tutulma















sen;
sonsuz kainatın...
kocaman güneşi...
ben;
yalnız gecelerin...
kora dönmüş ay yüzlü ateşi...

tanrı yumdu gözünü tutulduk...
bir kez daha diye diye...
vuslatı bekler olduk...



...

12 Ocak 2010 Salı

Siyah ve Beyaz


















Kendimi dinliyorum gözlerim kapalı
Ruhum açık.
Duyuyorum hiçten hiçe her şeyim.

Ruhumun açık kapısından
Ait olduğum yerdeki beni görüyorum.
Bir de siyah ve beyazı.

Kendimi tanımlamak için
Siyaha dokunup beyazı seçiyorum.
Ruhumu beyazın saflığına boyuyorum.

Siyah yakıp kendini yok ediyor.
Ruhum özgürleşiyor siyahın bağnazlığından.
Beyaza teslim oluyor.


’’Kaybettiğim her siyahın yerine koyabilirim kendimi.’’



...

10 Ocak 2010 Pazar

HAYATIN TADI















Yaşam denen sahnede çevrilip bulutlarda gösterime sokulan her farklı filmde kendi farklı yüzünü görebiliyorsan,

Duyabiliyorsan bir martı çığlığında kendi hüznünü,

Katabiliyorsan göğün döktüğü güzyaşlarına göğ(s)ünün ortasından dökülen gözyaşlarını,

Hazanında dökebiliyorsan kuruyan yapraklarını, eskimişliğini ve yıpranmışlığını döküp ruhundan, çırılçıplak, korunmasız ve savunmasız, korkusuzca teslim olabiliyorsan doğaya,

Baharında yenilenip, yaprak yaprak giyinip, çiçek çiçek süslenebiliyorsan, en güzel renklerini ve en parlak ışığını gözlerinden saçabiliyorsan,

Bir kar tanesine baktığında kendi eşsizliğini görebiliyorsan, ruhunun seni bir kar tanesi gibi eşsiz kılmak için, ilmik ilmik ördüğü, nakış nakış işlediği hayat denen elbiseye sığdırabiliyorsan kendini,

Sen hem kendi tadına hem de hayatın tadına varmayı başarmış nadir insanlardan birisin.


...

9 Ocak 2010 Cumartesi

BİLGE'CE



















''Hayat; hiç kimsenin beni anlamasını bekleyecek kadar uzun değil.
Kendimi anlamaya yetecek kadar ise yeterince uzun.''


...

7 Ocak 2010 Perşembe

Bir Kez Daha


















Bir kez daha gitti…
Yaşanmamış çocukluğunu
Anlaşılmamış gençliğini
Olgunlaştıran acılarını gömdüğü topraklara
Bir kez daha gitti…



Öldürülen kocaman sevdasını
Bir kez daha o topraklara götürdü
Toprağın şefkatine sakladı…



Hepsi paha biçilmez hazineleriydi onun
Kimse görmesin, bilmesin, dokunmasın, acıtmasın diye
Gömdü sevdasını yıllanmış hazinelerinin yanına…



Çiçekler açtığında çocukluk gülüşlerini görürdü çiçeklerde
Fidanlar yeşerip boy attığında gençliği coşkuyla dikilirdi karşısına
Meyveler acılarının ruhuna kattığı tat ve renkte olgunlaşırlardı...



Toprağın önüne serdiği bütün güzellikler gibi
Hazinelerinin bir gün keşfedilip
Bütün yaşanmamışlıklarının önüne serileceğini hissederek
Çok sevdiği şehri ve adamı terkederek
Bir kez daha gitti…


...

2 Ocak 2010 Cumartesi

Bir Adam Sevdim











''Ne çok sevmiştim seni...''


Bana şarkılarla konuşmayı öğreten bir adam sevdim..
Beni önce şarkılara sonra kendine aşık eden bir adam..
Güzeli gören, güzeli bilen bir adam...

Eski siyah beyaz resimleri,
Eski aşk filmlerinin müziklerini,
Gül rengi şarabı, gülleri, tülleri, tenleri
Kırmızıyı ve acıyı sevdiren bir adam...

Koşulsuz, korkusuz ve delikanlıca sevdiğim..
Nefes kadar dost, hayat kadar dolu bir adam...
Derin gözlerinde boynu bükük bir çocuğun yaşadığı bir adam...

Aramıza hayatın dikenli yolları girse de
Biliyordum ki her şarkının sözü onun sözüydü..
Her güzellik onun yüzüydü..
En derinler onun gözleriydi...

Yağmurlu bir günde dudağına düşen su tanesi,
Karlı bir gecede yatağına düşen cemresi olurdum..
Geceleri bir yıldız gibi kayıp gözlerindeki ışığa karışırdım...

Gündüz içtiği çayda bir yudum,
Tükendiğinde umudu olurdum..
En sevdiği şarkının sözleri,
Yaşanmışlıklarının ruhunda bıraktığı izleri olurdum...

’ Ne çok sevmiştim seni...’

Bir adam sevdim işte..
En güzel aşk şarkılarının sözleriydi onun sözleri...



...

SEVGİ (sev ki)


















Yüreğini
Sevginin sıcaklığı ile ısıtabilirsen
Yaşam nehri donup kalmaz yüreğinde
Yüreğindekileri önüne katarak
Yaşamına dökerek
Coşa coşa
Koşa koşa
Akıp gider...

Sev ki
Yaşam sevgiyle öpsün buz kesiklerinden
Sev ki
Yaşam Ilık ılık aksın yüreğinden...

1 Ocak 2010 Cuma

BİR YIL DAHA BÜYÜMEK


















Her acıdan yeni bir şeyler öğrenebiliyorsak,
Her sıfırdan başladığımızda yeni dostlar edinebiliyorsak,
Her sabah, yeni gelen günü gülümseyerek karşılayabiliyorsak,
Bir yıl daha büyümek ne güzeldir...

Doya doya ağlayıp, doya doya gülebiliyorsak,
Her an'ı acı tatlı, olması gerektiği gibi kucaklayabiliyorsak,
Anlar ve anılar iz bırakabiliyorlarsa,
Çizgilerimiz ve beyazlarımız, hakkımızı fazlasıyla verdin diyerek elimizi sıkabiliyorlarsa,
Bir yıl daha büyümek ne güzeldir...

Sevdiklerimizi gülümsetebileceğimiz,
Bizi sevgiyle anmalarını sağlayabileceğimiz anılar biriktirebiliyorsak,
Adım adım ''dönüşünüz banadır'' diyene götürüyorsa bizi yaşam
Ve nereye gittiğimizi biliyorsak,
Bir yıl daha büyümek ne güzeldir...

İzin verelim yaşama,
Biz yaşamın içinden geçerken,
Yaşam da bizim içimizden aksın,
Gerçeğin sıcağında yaka yaka yüreğimizi açsın,
Bir yıl daha büyüsek de ruhumuz hep genç kalsın...
Hep böyle kalalım,
Hep kendimize deli, hep kendimize sevdalı,
Yaşam, içimizdeki aşkı ve sevgiyi hiç almamalı,
Yaşadıkça varlığımızı çoğaltmalı...

Sevgiyle, aşkla, bilgiyle, dostlukla,
Birlik ve beraberlik içinde,
Bir yıl daha büyümek ne güzeldir...



...