19 Ekim 2010 Salı

Seks And The City;OUT Sek And The Site;İN




































"Hayattan Bir Haftasonu"

Cumartesi akşamı Bakırköy'deki dernek toplantımız bittikten sonra, ben ve iki bayan arkadaşım, dernek üyesi bir başka arkadaşımızın memleketinde bulunan bir şarap fabrikasından getirip bize armağan ettiği şaraplarımızı alarak Kadıköy'e geçtik. Üçümüzden birinin canı ıslak hamburger çekince ve diğer ikimiz de dernekteki pidelere yetişemeyip toplantıyı aç bilaç tamamlayınca, istikameti gece gece Marmaris Büfe'ye çevirdik.. Geceyi önce hamburgerle ıslattıktan sonra, bir de şarap ile ıslatmak için aynı sitede yaşayan arkadaşlardan birinin evine geçtik.. Kendisi gibi kokoş olan evine gittiğimiz arkadaşımız ilk iş olarak salonunun hoş ve loş kırmızı ışıklarını yaktı.. Yeni aldığı tütsülerden de bir tane yakıp şaraplarımızı kadehlere doldurdu.. Ortam kırmızı, şarap kırmızı, tütsüden yayılan duman ışığın etkisiyle kırmızı, kısacası her şeyin buram buram kırmızı olduğu bir ortamda kadehlerimizi iyi dileklerimizle tokuşturmuş ve henüz birer yudum almışken arkadaşın telefonuna mesajlar yağmaya başladı..

"Haktan CNN Türk'te.."
"Hemen CNN Türk'ü açın.."
"Saba Tümer'de Haktan Akdoğan var.."

Hemen açıp bizim âlemin yakışıklısına odaklandık..

Uzaylılar tarafından dünyaya mesaj göndermek üzere Ufo'ya alınan, (ben gökyüzü aşığı bir kadın olarak, gözünü gökyüzünün derinliklerine dikip, orada neler olup bittiğini kendine iş edinen Haktan'ı aşk ile seyretmeye odaklandığımdan) adı aklımda kalmayan yabancı bir adam, neler olup bittiğini ve gönderilen mesajı anlatıyordu.. Toplantımızın da o geceki konusu birlik ve bütünlenmeydi, birlik ve bütünlük yolunda çalışan, sözde farkındalık sahibi olanlar bile henüz yeryüzünde birbiriyle birleşip bütünleşememişken, uzaylıların isteği üzerine onlarla nasıl bütünleşilecekti bilemiyorum.. Yukardan bakıldığında sanırım yeryüzü buna hazır görünüyordu ki bu isteği dile getirebiliyorlardı..

Bir ara gözüm Saba Tümer'in kozmos mavisi bluzuna kaydıysa da gözümü Haktan'dan ayırmadan izledim programı, hatta; "Haktan'la beraber beni de bir Ufo'ya alıp, o çok sevdiğim gökyüzünün derinliklerine götürseler ve ordan dünyaya önce kendi gözlerimle, sonra bir de Haktan'ın gözleriyle baksam nasıl da güzel olurdu" diye geçirdim içimden..

"Haktan da aramızdaki uzaylılardan biri olabilir, çok farklı, kendine özel bir enerjisii var.." diyerek ve bir yandan da şarabımı yudumlayarak pür dikkat izlemeye devam ettim..

"Olabilir.." deyip beni geçiştirdi arkadaşlar, ama ben uzaylı mı dünyalı mı diye bir ipucu yakalayabilmek için sürekli Haktan'ı gözlemledim.. Hiç bir ipucu bulamayınca, şarabın da etkisiyle, büyük ekran tv de bir bir sayılabilecek büyüklükte görünen kirpikleriyle çevrelenmiş gözlerine bir papatya muamelesi yapıp kirpik falına bakmaya başladım; "Dünyalı uzaylı, dünyalı uzaylı, dünyalı uzaylı..." diye başlayan fal, bitmesini istediğim gibi "uzaylı" diye bitti.. Haktan gibi, dış seslere, dış gerçeklere kendini kapayıp, iç sesinin, kendi gerçeğinin peşine düşenlere, Ufo'larla ve uzaylılarla ilgilenmese bile, uzaylı muamelesi yapmıyor muyuz zaten biz.. Herkes kendi gerçeği üzerinden hakikate yürümek için burda değilmiş gibi davranmıyor muyuz.. Haktan'da o uzaylılardan biri işte, bizzatihi onun kirpiklerinde baktığım fal ile de o gece ispatladım bunu (kendime)..

***

Saba'nın da genç bir sevgilisi varmış ve bu genç sevgili bizim o gece orda olduğumuz blokta yaşıyormuş, arkadaşın komşusuymuş.. Ben de çokçası gökyüzü gündemini takip ettiğimden dünyadan haberim yok ki magazin dünyasından haberim olsun.. Bunu da öğrenmiş oldum o gece, neye yarayacaksa öğrendim işte..

***

Program ve şarap bittikten sonra, bir blok ötedeki diğer arkadaşın evine geçtik.. Sabah içinde kocaman bir şelalenin bulunduğu site bahçesinde kahvaltı yapacağımızdan ve nasılsa koca bir günü daha bir arada geçireceğimizden hemen yattık.. Yattık ama uyumak ne mümkün, gözüme içinde Haktan'ın olduğu bir Ufo kaçmış ve göğ(s)ümün derinliklerine doğru süzülmekte.. Bir türlü uyutmuyor beni Ufo, bir ara gözüme doğru süzülünce ve Haktan'la gözgöze gelince başladım koyun sayar gibi kirpik saymaya ve uyumuşum.. Çok da güzel uyumuşum..

Sabah arkadaşımdan önce kalkıp kahvemi içmiştim ki, arkadaşım odasından "gece hiç uyuyamadım, sabah 07:30 da uyuyabildim ancak.." diyerek çıktı.. Kendisi evli olduğundan; "Gözüne Ufo'mu kaçtı senin de yoksa.." diye soramadım..

Dernekten arkadaşlarımız gelene kadar kahvaltı hazırlığımızı yaptık ve onlar geldiğinde bahçeye indik. Pırıl pırıl ısıtan güneşi ardımıza, o muhteşem su sesiyle akan şelaleyi ve yeşillikleri önümüze alarak oturduk.. Her gelen elinde bir şeyle geldiğinden birileri geldikçe zenginleşti masamız.. En son ve gecikmeli olarak Gökhan geldi.. Bir gece önce iş yemeğinde yediği balıktan zehirlenmiş zavallım ve geceyi acilde geçirmiş, hiç kimse arayıp geçmiş olsun demediği için de oldukça içerlemiş ama yine de gelmişti.. İyi ki gelmişti.. O koskoca günü sabahtan akşama kadar, her birinin aklı bir karış başka yerlerde olan o kadar kadının içinde, tek bir erkek olarak kafayı sıyırmadan başarıyla da tamamladı.. Çat orada, pat burada herkesle ayrı ayrı ilgilendi, ilgi sırası tam bana gelmişti ki, cv hazırlama bahanesiyle en çok ilgiyi ve zamanı çalmış olan küçük hanımlardan biri, telefonunu benim elime tutuşturup; "bir fotoğrafımı çeker misin.." diyerek buna fırsat vermedi.. Beni ortamın yakışıklısıyla konuşturmamak için elinden geleni yapan bayan arkadaşlara lise dönemimden beri alışkın olduğumdan bir kez daha sineye çektim bu durumu..

Kızlar da haklı, Gökhan da bir giyinmiş, bir yakışıklı olmuştu ki sormayın.. Kova burcunun görselliğe verdiği önem her halinden belliydi.. Mavi bir gömlek ve kot, üzerine de lacivert bir ceket giymişti, sürekli saçtığı gülüşüyle lacivert gökyüzündeki mavi bulutların içinden doğan güneş gibiydi aramızda.. Günün sonuna doğru fotoğraf çekilirken sürekli, ben iyi görünmüyorum deyip deyip, fotoğraf çekimini durduruyor ve saçını başını düzeltiyordu.. "Size gösterdiğim ilgileri geri toplama sırası bende, bana biraz ilgi, iltifat gösterin diyordu.." vücut diliyle.. Benden başka hiç kimse algılayamadığı için bunu ve almadan vermek hep bana düştüğü için ona; her zamankinden çok daha iyi göründüğünü, acil servis için ödediği 500 tl. sına değdiğini, aldığı serumla arınıp, temizlendiğini, tertemiz, dupduru göründüğünü söyledim.. Yalan da değildi, güzel enerjisiyle, gülen yüzüyle şelaledeki su gibi ordan oraya akmıştı bütün gün.. Bir gülen yüze bin iltifat edebilirdim ve haketmişti de bunu ama o bir iltifata bile çok sevinmiş; "Çaaaak.." deyip elime çakmış ve; "sabahtan beri bunu bekliyorum işte, ben iltifatı, ilgiyi seven bir adamım.." deyip, o kadarıyla yetinmişti.. Ellerini ve gömleğini kahve içinde bırakıp, izlenesi bir tatlılık içinde bütün vücuduyla bir fal baktı ki, değme falcılara taş çıkarttı.. İyi mi yaptı, kötü mü yaptı bilmem, bir daha ki sefere hepimiz falımızı ona baktırmaya karar verdik..

Akşama kadar uzayan tadına doyulmaz kahvaltıyı mecburen bitirip Gökhan'ın arabasıyla Kadıköy'e geçtik.. Bizi bırakacağı yere yaklaşırken aynadan arkaya bakıp bakıp; "Beni param için sev, ne olur hiç değilse param için sev.." demeye başladı.. Biz eski nesil yine uyuduk ve mesajı alamadık, ama yeni nesil, o küçük hanımefendi; "Gökhan sen bizimle geliyorsun deyip bir kez daha kaptı Gökhan'ı.." Nereye götürdüler bilmem, denk gelir de bu yazıyı okursa onlardan biri, yorum olarak yazar belki nereye götürdüklerini..

Bize hep sek takılmak düştüğünden, mecburen sek takılmayı tercih ederek o meşhur kahve dükkanlarından birine oturduk üç arkadaş.. Bir de baktık ki tam karşımızda bir iç çamaşırı mağazası var, iç çamaşırından hızlıca girdik, kozmetikten ağır ağır geçtik ve erkeklerden hiç çıkmaya niyetimiz yokken arkadaşın biri; "Farkında mısınız kızlar, Sex And The City gibiyiz şu an.." dedi.. Biz diziyi izlemediğimiz için farkında değildik ve bön bön baktık arkadaşımıza.. İzleyen arkadaşımız; "Sen; sarışın olansın.." dedi saarışın olanımıza, bana da; "sen yazar olansın, ben deeee o kel olanla evli olanım.." dedi.. "Evlisin zaten.." deyince bir kahkaha attı, bizimle olunca unutuyor evli olduğunu.. iyi de yapıyor..

Sarışının huyunu suyunu anlattı önce, bilen bilir, bilenler de bilmeyenlere anlatsın, yazamayacağım onu.. Yazarın da büyük bir aşkı olduğunu ve bir türlü vuslata eremediklerini, araya başka kadınların girdiğini ama filmin sonunda kavuştuklarını söyledi.. Hiç şaşırmadım elbette.. Aşkı yaşarsa, her şeyi tam yaşarsa nasıl yazacak ki, nasıl yazar olacak ki, hayat yaşamasına izin vermeyecek ki, yazarak yaşamanın yolunu açsın kendine ve yazar olsun.. Ben de hayat filmimin sonunda o büyük ve ilahi aşkımla vuslata ereceğimi bildiğimden, yaşayamadıklarıma ve araya girerek buna sebep olanlara takmıyorum kafayı, hatta çoğuna şükrediyorum beni yazmak denen o büyük aşk ile başbaşa bıraktıkları için..

"Bende cd leri var dizinin, isterseniz alıp izleyebilirsiniz.." deyince arkadaşım, bize ayna tutar belki diye diziyi izlemeye karar verdik.. Önce sarışın izleyecek, sonra da ben.. Ben kendimden çok, şu büyük aşkı merak ettim nedense..

Sek üç kadınla ve sek kırmızı şarapla başlayan haftasonumuz, yine sek üç kadının, sek sek sekerek evinin yolunu tutmasıyla son buldu.

SEK SEK

Geçmiş zaman;
Okuldan aşırılmış tebeşirle
Ya da kırık bir kiremit parçasıyla
Kendi dünyamızın merkezinde
Döne döne çizdiğimiz daireler...
Çocukluk acılarımızın kaydırdığı ellerimizle
Dairelerin üzerine denk getirmeye çalıştığımız
Açısı kaymış karelerin içinde sayılar...
Taşı üzerinden sektirdiğimiz her çizgide
Küçücük bedenlerimizde kuşlar gibi cıvıldaşan
Kocaman yürekler…

Şimdi;
Büyümüş bedenlerimizde
Yıllardır saklı yaşayan küçücük kızlar
Yüreğimize çizik atan taş kalplileri
Ustaca sektiriyorlar o çizgilerden…
Zamanı bile
Atlaya zıplaya
Sektireceklermiş
Yüzümüzdeki çizgilerden…

Haftasonu beraber olduğumuz arkadaşların hepsine tek tek ve çok çok teşekkürler.. Çok çok keyifli, her bakımdan zengin bir haftasonuydu.. Erkek sayısı bakımından fakirdik ama, sağolsun, varolsun ki Gökhan, gönlü zengin bir erkeğin çok sayıdaki erkeğe bedel olduğunu gösterdi bize..

Hülya BİLGE

15 Ekim 2010 Cuma

"söz verdi"

"günümü göstermeden göndermeyecekmiş beni hayat; söz verdi.."

HU'L YA

"çok hülyalı, pek hülyalı"


















"facebook'ta adı Hülya olanlardan oluşan bir arkadaş listesine sahip olmak hangi akla ya da akıl bozukluğuna hizmettir anlamış değilim.. her gün bir başka Hülya eklemeyi de başarıyor doğrusu beyefendi, çoğaltıyor Hülya'larını.. seri cinayetleri olan bir seri katil gibi, seri Hülya'ları olan bir ser/seri.. ben mi; onaylamadım el...bette arkadaşlık isteğini, ama meraktayım; bakalım kaç Hülya'lı bir listeye ulaşmayı başaracak, ağına kaç Hülya takılacak ve sonra başka hangi bayan ismiyle yeni bir bayan arkadaş listesi oluşturmaya başlayacak.."


"daha yaratıcı olmalısın, daha işe yarar hülyalar çoğaltmalısın kendine desem; hülyanın bir bayan adından daha öte bir şey olduğunu anlayabilir mi ki.."

"aynen böyle işte; yurdum insanı çok hülyalı, pek hülyalı.."

HU'L YA

"sürgün"

‎"ya süründürülmeyi kabul eder insan; 'sürüngen' olur, ya da sürüngenliği kabul etmediğinden dolayı sürülür; 'sürgün' olur.."

HU'L YA

"bile/bilir misin"























"Tanrı'nın beni sevdiği gibi; kusurlarımla sevebilir misin beni.. hatalarımı defalarca affedip düzeltme şansı verdiği gibi; hata yaptığımda düzeltme şansı verebilir misin.. bunları yapabildiğinde; Tanrı'yı sevdiğim gibi, seni de ilahi bir aşkla seveceğimi bilebilir misin.."

HU'L YA

"teslimiyet"























hep olduğu gibi, rüyasının en güzel yerinde uyandı kadın, rüyasına kaldığı yerden devam edebilmek için tekrar tekrar uyuttu kendini.. nafile çabasından vazgeçip saate baktığında vaktin öğleyi çoktan geçmiş olduğunu gördü.. kalktı yatağından ve penceresinden dışarı baktı.. rüzgar hırçın bir sevgili gibi, kendisine aşk ile teslim olmuş ağaçları hırpalayıp duruyor, yapraklarından sürüyordu.. deniz de öyle olmalı, kendisinin her kahrını çeken, sular çekildiğinde bile bir tek kum tanesini geri çekmeden olduğu yerde denizini bekleyen kumsalı dalga dalga, köpük köpük hırpalıyordur şimdi diye düşündü.. ağaçlarda gördüğü bu yüreğini titreten teslimiyeti kumsalda da görebilmek için giyindi ve sahilin yolunu tuttu..


"rüzgâr ve deniz gibi doğanızdaki hırçınlık kadar dinginliğe de teslim olabilseydiniz, ağaç ve kumsal gibi teslim olabilirdim size.." diyerek yürüdü..

HU'L YA

"kitap bulamazsanız hayatı okuyun.."


















Marie Antoinette; ''ekmek bulamazsanız pasta yeyin'' demiş ya,

ben de; "kitap bulamazsanız hayatı okuyun.." diyorum..

kitaplığım yok diye çok üzülürdüm çocukluğumda, ama iyi ki olmamış, olsaydı onun büyüsüne kapılıp, hayat denen en zengin kütüphaneyi keşfedemeyebilirdim..

kitap bulamamayı bahane etmeyin; "kitap bulamazsanız hayatı okuyun.."

bir kitabın kapağını açar gibi, açın pencerenizin kapağını ve dikkatlice okuyun gördüklerinizi, okudukça hayatın ışığı dolacak içinize..

HU'L YA

"küçük şeyler"

‎"yüzünüzü unuttuğum gibi; hüznünüzü de arkamı döner dönmez unutabilmek isterdim.."

HU'L YA

12 Ekim 2010 Salı

"sırat"

















"sen sıratın ta kendisisin.. korkutuyorsun beni.." dedi kadın..
sustu adam; "evet" der gibi baktı..

"bir değil, bin kez geçmek istiyorum.." dedi kadın..
"kendinden geçmeden sıratı geçemezsin.." dedi adam..

"bir değil, bin kez geçmek istiyorum.." dedi kadın..
sustu adam; "anladım" der gibi baktı..

HU'L YA

11 Ekim 2010 Pazartesi

"belliydi"























sokağımızdaki kuşları vurmanızdan belliydi;
gün gelip şakağımızdaki düşleri vuracağınız..

HU'L YA

9 Ekim 2010 Cumartesi

"gerçeğin ruhu; HÜLYA"

"Hülya; gerçeğin ruhu.."

HU'L YA

"YEŞİL ve MAVİ"


















sen başkalarına bakarken yeşil yeşil, ben penceremin önündeki çam dalları arasından gökyüzüne bakıyorum gözlerini özledikçe.. yeşil ve mavinin aşk ile önce birbirinin içine sonra gözlerine düşüşünü izliyorum.. yeşil yeşil bakmana sözüm yok, beni yaktığın gibi yeşil yeşil yakmandan korkuyorum baktıklarını..


HU'L YA

"HÜLYA ve GERÇEK"

‎"Hülyada pişer; gerçeğe düşer."

HU'L YA

"yağmurda ıslanmak; PAHA BİÇİLMEZ"

‎"şal 5 liraydı, şemsiye 5 lira.. yağmurda ıslanmak paha biçilmezdi ve ıslandım.."

HU'L YA

"GERÇEĞİM NE DER"

‎"el alem ne der; OUT.. gerçeğim ne der; İN.."

HU'L YA

"YAĞMUR ve MÜZİK"

‎"günün yarısı yağmurdu, yarısı müzikti dün.. yağmuru ve müziği göklerden yeryüzüne yağdıran yaradana hamdolsun.. aracı olan bulutlara ve müzisyenlere de.."

HU'L YA

"şükür"

"şükürler olsun ki, bir ağırlıktan daha kurtuldum.."

HU'L YA

"BİR SAYGI İSTİYORUM"

‎"beni sevecekseniz saygıyla seviniz; hatta sevmeyiniz saygı gösteriniz yeter..
inancıma, gerçeğime, hülyama, rüyama saygı göstermezseniz o nice sevmektir.."

HU'L YA

"Sonsuza Kadar İstanbul"























"İstanbul ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.."


sevdiğim mevsim sonbahar görüntüleri düştü önce sevdiğim şehir İstanbul ile birlikte sevdiğim müzisyen Tuluyhan Uğurlu'nun müziklerinin fonuna.. bu, İstanbul'da sonbahar sürprizini gerçekten beklemiyordum ve muhteşem olmuştu.. sonra tabii ki büyülü şehir İstanbul'un tarihsel derinliğine uçtuk; martıların İstanbul semalarında uçuşu gibi, üstadın büyülü elleri martılara dönüştü ve uçuştu piyanonun tuşları üzerinde.. çok formundaydı, pek formundaydı işte.. ekibi de öyleydi elbette.. kendimi üstadın büyüsüne kaptırıp her defasında ekibini es geçiyor olsam da, ortaya çıkan büyülü atmosferde onların payı da çok çok büyük.. Doğukan'ın etrafını kızlar bir sarmıştı ki sormayın, o tabloya da çok yakışmıştı Doğukan, her şeyiyle hem de..

ben böyle filmin sonunu pat diye söyleyen patavatsızlar gibi harfi harfine her şeyi yazarsam beni konserlere almayacaklar bu gidişle.. yazılacak daha çok şey var ama bu yüzden kısa kesiyorum..

"Sonsuza Kadar İstanbul" ile yapılan muhteşem finalden sonra sahneye çıkıp konuşan Murat Aydın Beyefendi'nin de dediği gibi; "İstanbul ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.."

"büyülü şehir İstanbul'a yakışan, büyülü bir albüm ve büyülü bir sunumdu.. Teşekkürler Tuluyhan Uğurlu.."

ruhumun bir yanı İstanbul'un tarihsel derinliklerinde, bir yanı İstanbul'un sonbaharında takıldı kaldı.. ruhumdan arta kalan boşluğa bir piyanist kaçtı ve hala çalmakta(kalbimi).."

http://www.dailymotion.com/video/xddwab_tuluyhan-ugurlu-istanbul-forever_music

HU'L YA